Dip dalgalarının sesi… / Banu Bozdemir

Düş Kırgınları – Dip dalgalarının sesi… / Banu Bozdemir / beyazperde.com

Mehmet Eroğlu’nun aynı adlı romanından uyarlama, aşkla sevgi ikileminden, yaş ve yaşanmışlığa ve politik altyapıların umutsuzluğuna dair birçok konuyu bir erkeğin özünde yorumlamaya çalışan bir film Düş Kırgınları. Selim Güneş 2011 yılında çektiği Kar Beyaz filmiyle sonsuz bir beyazlığın içindeki umutsuzluğu yansıtmaya çalışmıştı. Sabahattin Ali’nin Ayran hikayesinden uyarlanan film güçlü görseli ve minimal hikayesiyle aklımızda yer etmişti daha çok. Düş Kırgınları ise duygusal olarak çok şey söylemek isteyen ama bir yerde kendini sürekli kitleyen bir film olmuş. Aslında Güneş’in yapmaya çalıştığı şeyi anlıyoruz, kendini her türlü duygudan soyutlayan, ıssıza çeken bir adamın tekrardan sarsılma hikayesi… Hikaye Kuzey ve Sami dese de biz daha çok Kuzey’i görüyoruz filmde (Sami Kuzey’in yol arkadaşı). Geçmişin umutsuz anılarına sarınıp kalmış, geleceğe dair en ufak bir umut taşımayan bir adamın tekrarlı devinimi. Aslında adı Yunus olan adamın geçmişte, filmde çok dillendirilmese de Şeyh Bedrettin devrine uzanan ölümleri, sırları ve denizin altında olduğuna inanılan insan bedenleri, sesleri… Denizci Yunus’un bunları zaman zaman gördüğüne dair rivayetler… Tamamen doğayla baş başa kalmayı sağlayan mekanlar ve duygulara nüfuz eden sarsıcı bir yalnızlık…

Rum köyleriyle ilgili araştırma yapmak için gelen Şafak’ın Kuzey’in içselleştirdiği her şeye duyduğu aşkın hezeyanlarıyla, gitme ve gelmesiyle geçen ve gelişen bir hikaye var karşımızda… Nedense bir yandan da ikilinin arasındaki sevgi ya da aşk duygusunda da oturmayan bir hal var. Ortada aşktan çok kalmayı ve gitmeyi kabul etme / edememe hali var. Bu her ne kadar Şafak’ın aşkı Kuzey’in aşka dönüşemeyen sevgisi olarak yorumlansa da maalesef duygusal olarak geçmiyor. O yüzden Şafak’ın gitmesinden sonra olan bazı şeyler havada ve sakil kalıyor. Hele yıllar sonra gelen Çiğdem. Bilmiş ve duygusuz olarak resmedilen karakterin Şafak’la kurulmaya çalışılan fiziksel benzerliği zorlama bir hal almış. Tüm bunlar bir araya gelince sıradan gönül ilişkileri adamını hezeyanına dönüşüyor film. Aslında arka planda varoluşa ilişkin farklı dertler olduğunu hissediyoruz ama çıkmıyor, çıkamıyor. Yaz aşkı kıvamında Şafak’la Kuzey’in sevgi oyununa dönüşüyor. Filmin Şafak gittikten sonraki kısmı, Çiğdem’i katmadan, arama, onu diğer seslerin, denizin içindeki insanların acılarında arama kısmı daha iyi kesinlikle…

Güneş yine tekrarlı bir senaryoya, bir ruh haline imza atıyor. İnsanlardan uzak denize, güneşe, ağaçlara yaslanmış bir görsel dünya etkisi var ama hikaye tam olarak o dünyanın içine yerleşemiyor. O yüzden hikaye tatmin edemiyor maalesef. Oysa derin bir sızıyla yazılmak ve çekilmek istenmiş, belli. Ama o sızı galiba denizin dibinde kalıyor ve Kuzey’de kendini sessiz sedasız o sızının içine atıveriyor. (2.5 / 5)