“Görülmemiş Şeyler” / Vanna Carlucci / UZAK / İtalya

“Görülmemiş Şeyler”
İtalyancadan çeviren: Emel Altan Ege

Hasan, kardeşlerinin karnını doyurabilmek için, ayranını satmak üzere karlarla kaplı yolda kilometrelerce yol kat eder. Başka hayatların yükü de onun omuzlarına binmiştir; Annesi, aşk acısı çeken bir yabancı, ortada olmayan bir baba ve “kar beyaz” bir manzara.

Filmin başlığı kaçınılmazdır; Kar Beyaz. Film, seyredenlerde soğuktan insanın içini donduran, derisinde ya da dudaklarında kuruma hissi yaratan, ya da gözlerini kısmak zorunda bırakan tekdüze bir ışık sergiler. Ama tüm bunlar, işin sadece bir yüzüdür. Kar Beyaz gerçekten de, beyazlıklar içinde kaybolmuş, dondurucu bir mekanda geçer. 12 Yaşında bir çocuk olan Hasan, güneşin yüzünü göstermediği toprakların tam ortasında yaşamaya alışkın olduğundan, insanın içini donduran rüzgar ve soğuk onun gözünü korkutmuyor olsa da, buz gibi havayı iliklerine kadar hisseder. O, ıssızlığın tam ortasında, karlarla kaplı bir kışın ortasında, insana pamuk yığınları arasında olduğu hissini veren buz gibi bir sessizliğin içinde, gerçekten de tek başınadır.

Selim Güneş’in ilk uzun metraj filmi olan Kar Beyaz, denizin azgın dalgaları ya da kayalıklar veya cesetlerin yer aldığı sahnelere yüklenen (G. Costantiello) bir film olmasa da, Türk sinemasına iyi bir giriş yapıyor. Selim Güneş bir fotoğrafçı ve sinema dilindeki bu “anı yakalama ve dondurma”yı, mekanı, figürleri, fondaki görüntüleri filme bu şekilde yansıtmanın yolunu iyi biliyor. Mekan, nesnelerin profilinden, sahnelenen ortamın yapısından en ufak bir ayrıntı bile atlanmadan mükemmelce anlatılmış. Tasvirlerle hayaller iç içe geçerken, bu durum ana yapının önüne geçmemiş, çünkü filmin yapısı bunu gerekli kılıyor. Ancak, bir görüntü aynı anda kendi mükemmel estetik formu içinde yok oluyor ve ışığın renklerinden biri olan beyazlığın içinde yeniden ortaya çıkıyor; Açık alan parlak bir ışığa bürünüyor, dayanılmaz bir beyazlığın içinden kana bulanmış beyaz bir at çıkageliyor.

İşte, yönetmenin müthiş estetik duyarlılığı burada kendini gösteriyor; Aldığı görüntülerin geometrik hesaplamalarında, kötü bir görüntüyü araya mesafe koyarak, yanılsama yaratarak, neredeyse seyirciden uzaklaştırmak istercesine, güçlü bir kontrast ışığa odaklanıyor. Ama filmde bunu yaparken, günlük hayatın gerçeklerine, hapse atılmış ve ortalarda görünmeyen babasının yokluğuna direnen, annesi dışarılarda çalışırken kendi kardeşleri için üç beş kuruş kazanabilme umuduyla “ayran”ını satabilme amacıyla ormanın derinliklerindeki yaşamla ve kış şartlarıyla dost olan henüz çocuk yaşındaki Hasan’ın yaşamına da dokunuyor. İşte bu noktada, mükemmel bir kadrajlamayla, verilmek istenen yalnızlık, kaybolmuşluk ve ıssızlık duygularını yitirmeden, bir çocuğun hayat şartlarını biraz daha iyileştirebilmek adına ortaya koyduğu mücadeleye, bunun için gösterdiği güce, bembeyaz karlara tanık oluyoruz. Tüm bunlar, fazla rengi olmayan, fazla söz söylenmeyen filmde yalınlık içinde aktarılıyor ve senaryo yavaş yavaş sona doğru ilerliyor. Sonra da, bir çocuk masalı havasına bürünüyor; Hasan eve geri dönemiyor, karanlık basıyor ve o, burnundan kan gelen babasını bir daha görememe korkusuyla karanlığın onda yarattığı korkuyu bastırmaya çabalayarak ormanın içinde kayboluyor, anılara dalıp gidiyor.

Türk sinemasında, bazı bölgelerin mevsimsel özelliklerini tam anlamıyla gözler önüne serme, bu durumun insanlar üzerinde yarattığı güçlü etkileri sergileme arzusunun yoğun olduğu söylenebilir. Bunda bir meydan okuma hali yoktur ama sadece, bir limanın rıhtımında kırılan azgın dalgalar karşısında derin derin düşlere dalma (Sonbahar) ya da duyguları paramparça eden bir aşkın varlığıyla suretleri ve hayalleri kar taneleri arasında birbirine karıştırma durumu (İklimler) söz konusudur; Ve Hasan da, benzer biçimde kırılgan bir yapıdadır; O da, mevsimin döneceğinin emaresi olan karın yağması gibi bir işaret beklemektedir.