“Kar Beyaz (2010)” / Ülkü Tatar / Maksat Sinema

Kar Beyaz (2010)

Bir öykü veya roman okuduğumuzda, orada yazılanlarla ilgili belleğimizde oluşan görüntüler tamamen bize özgü olur. Hayal dünyamızda oluşturduğumuz karakterler ve sahneler konusunda kendimize hiçbir sınırlama getirmeyiz. Edebi bir eserin sinema uyarlamasını izlediğimizde hayal kırıklığına uğramamızın sebebi aslında tam olarak budur.

Edebi eser ile sinemanın üslup farklılıklarından doğan sıkıntılar, film uyarlamasına bazı sınırlamalar getirilmesine, eklemeler ve çıkarmalar yapılmasına sebep olur. Bir de buna ek olarak, yönetmenin o edebi eseri perdeye uyarlarken kafasında oluşan görüntüler, diğer okuyuculardan çok farklı olacağı için bu konuda ortak bir beğeni kitlesi oluşturmak neredeyse imkânsızdır. Buna rağmen başarılı yönetmenlerin elinden çıkan bazı kitap uyarlamaları, uyarlandıkları kitaplardan bile daha ön planda olmayı başarmışlardır.

Biraz da kişisel beğeniye giren bu durumun başka bir yönü de, çoğunlukla uyarlama filmin fazlasıyla rağbet görmesinden sonra seyircilerin eserlere yönelmiş olmasıdır. Ayrıca şunu da hatırlatmak gerekir ki, uyarlamalarda edebi esere farklı yorumlar katıldığına da şahit olduğumuz gibi tamamen sadık kalındığını da görürüz.

İşte Selim Güneş de, Sabahattin Ali’nin “Ayran” hikâyesinden yola çıkarak, senaryosunu yazıp yönettiği, 2010 yapımı “Kar Beyaz” filminde hikâyeye sadık kalmayı tercih edenlerden. Hikâyede değişikliğe gitmediğini söylesek bile bazı boşlukları doldurmak için kendi kalemini konuşturduğu da bir gerçek. Filmden ve doldurulan boşluklardan önce, yaz, kış her gün iki saat yürüyerek ulaştığı istasyonda ayran satmak mecburiyetinde olan küçük Hasan’ın hikâyesinden söz etmekte fayda var.

Küçük Hasan’ın Hikayesi

Kar Beyaz, istasyona gitmek için yürüyerek gittiği iki saatlik yolu yarıladığını gördüğü söğüt ağacı ile anlayan, bakmak zorunda kaldığı iki kardeşi olduğu için ayran satmak zorunda kalan ve uzak bir yerde hizmetçilik yaptığı için haftada sadece bir kez gördüğü annesi dışında, düşündüğü tek şeyin, bu gittiği iki saatlik yolun geri dönüşü olan küçük Hasan’ın hikâyesidir.

O gün de her gün olduğu gibi Hasan, çaresizliğin, umursamazlığın, karamsarlığın çöktüğü o istasyona ayran satmaya gitmiştir. Bütün bu olumsuzluklara ve kötülüklere rağmen gökten düşen o büyülü kar gibi elinde tuttuğu güğümün içindeki ayran da bembeyazdır. Yazın bir şekilde ayranını satmayı başarsa da kışın işler istediği gibi gitmediği için, o gün ayran satamamış ve bir sonraki treni beklemeye karar vermiş olan Hasan, dönüş yolunda karanlığa kalır. Ve belki Hasan bile, bu karanlık dönüşte, bu beyazlığın, bu korkunun ve aç kalmış hayvanların seslerin arasında yola devam etmektense, küçük toprak evinin içinde aç, susuz ama güvende olmanın isteğini içinde olacağını tahmin etmemiştir.

Kaybolan ve karanlıktan korkan Hasan… Yorgunluktan, açlıktan, korkudan, koşmaktan dizleri üzerine düşüp ayağa kalkmaya çalışan Hasan… Karanlıkta kurtların seslerine hapsolmuştur. Ama nihayetinde o da bir çocuktur. Ve bütün bunlara kendine teslim ederken ağzından çıkan son sözleri: “Ana! Anacığım!” olur.

Filmin başlangıcından son sahnesine kadar, bizi karşılayan hep karlı ve sisli dağlardır. Ve tabi ki birde, karların içinde, sislerin arasında, içi ayran dolu, ağır güğümünü zar zor taşıyan küçük bir çocuk. Filmdeki her sahne adeta bir fotoğraf karesidir. Tabi bunda Selim Güneş’in ayrıca bir fotoğrafçı olmasının payı oldukça büyüktür. Yönetmen sanki her karenin hikâyesini anlatmak için oynat tuşuna basmıştır.

Hikâyeden Yansımalar

Bir düğünde gülen, eğlenen ve oynayan mutlu bir toplulukla başlar film. Hasan o sırada ağaçta elinde balonuyla dururken, biraz sonra jandarmaların gelip babasını götüreceklerinden habersizdir. Hikâyenin kendisinde olmayan bu sahneler Selim Güneş’in, hikâyede aslında tam olarak bilemediğimiz Hasan’ın babası için seçtiği sahnelerdir. Hasan’ın babası siyasi mahkûmların arasında yer aldığı için tutuklanmıştır. Bu yüzden Hasan geçim sıkıntısına düşmüş ve iki kardeşinin sorumluluğunu almıştır. Bu sorumluluk istasyonda ayran satarak kazandığı parayla akşam kardeşlerine ekmek almaktan öteye gidemez. Ama o zaten bu kara ekmeği aldığı zamanlar elinden geleni yapmış oluyordur.

Hasan ayranını satmak için filmde yolculuğunu istasyona değil de yolcu otobüsünün durağına doğru yaparken güğümüyle bir sohbet içerisinde olur. Onu arkadaşı bellemiştir çünkü. Hikâyede olmayan bu arkadaşlık hoş bir ayrıntıdır. Hikâyede Hasan’ın ayranını içip bozuk parası olmadığı için ücretini ödemeyen adamın, oraya tayini çıktığı için zorla giden bir orman mühendisi olması gibi boşlukları dolduran ayrıntılar da vardır filmde.

Selim Güneş hikâyede her okuyanın kafasında soru işareti olan bir soruyu Hasan’a sormayı da ihmal etmemiştir. “Neden bu havada soğuk ayran satıyorsun ki?” Bunun cevabını vermek hem kolay hem de zor olduğu için ve belki de hiç bir zaman bir cevap bulamayacağımız için tebessüm ettiren bir karşılık gelir: “Sıcak ayran yok ki”

Son Söz

Filmin biraz ilerlemesiyle Hasan’ın hikâyesini, orada yaşayan yaşlı bir amca, çay içtiği kişiye kısaca anlatırken dinlemiş oluruz. Anlattığı hikâyeye karşılık küçük çocuğa acıyan sözler duyunca da, “Hayır, umut her zaman var!” diye bizi kendimize getirir amca. Çünkü biz de tüm bu duyduklarımıza karşılık içimizde Hasan’a acıma ve umutsuzluk hissederiz. Selim Güneş, ne kadar hüzünlü bir film çekse de, içinde hep umut olsun istemiştir. Bu yüzden Hasan’ın babasının kendisine hediye ettiği çakısıyla, kurt seslerine karşı kendini korumaya çalışmasını ve karanlığın içinde kaybolurken, aslında annesinin arkasından onu bulmak için geldiğine inanmak istemiş ve senaryoya bunları dahil etmiştir. Hasan’ın balonunun uçması, kitabının suya düşmesi ve sürüklenmesi de senaryoya dahil olanlar arasındadır. Hasan’ın elinden güzel ve umut dolu tuttuğu her ne varsa kayıp düşer. Evet, umut vardır. Fakat Hasan’ın elleri umudu tutacak kadar büyük değildir.

Evet, bu küçük Hasan’ın hikâyesidir. Aslında zamanın ve mekânın değiştiği ama Hasan ve Hasan gibilerin hiç değişmeyen hikâyesidir. Şimdi dışarıya çıktığınızda elinde ayran değil de mendil olan ve o mendili istasyonda değil de kırmızı ışıklarda duran arabalara satmaya çalışırken gördüğümüz çocukların hikâyesidir. Ve bir gün akşam karanlığında hangi kurda yem olacaklarını bilmediklerimizin hikâyesidir…

Ve belki de onlara biraz dikkatlice baktığınızda sol elinin çatlaklarla örtülü üst tarafı ile burunlarını sildiklerini de görebilirsiniz.

Not: Bu yazı ilk olarak Mavi Yeşil Dergisi’nin Kasım-Aralık 2015 sayısında yayımlanmıştır.