alıntılar… / ekşi sözlük

Kar Beyaz / ekşi sözlük

tekir her zaman oturduğum koltuğa yerleşmiş; iki, belki üç sene önce bir akşam yemeği sonrasında oğlanın hastayken kustuğu kanepedeki koca ve iğrenç lekenin üzerinde oturuyorum, hergün yanıma gelsin de seveyim diye dil döktüğüm sarman hiç bir şey söylemeden gelmiş yanımda yatıyor. bugün dokunasım yok oysa. yerde iki terlik var, biri düz diğeri yan duruyor. sevmem ki terlik giymeyi ne işleri var burada? ne zaman giyip geldim de sehpanın altına ittirdim terlikleri?

bir kaç saniye hadi bilemedin bir dakika sürüyor mutluluk ve sarı balon düşüyor.
hasan, kahraman… hergün sokaklarda, trafik ışıklarında gördüğümüz mendil satan insanlardan biri gibi ama değil. mendil satanların umutları var, hasan’nın umutları yok. yokta denilemez, umutsuz olsa karda soğukta hergün o yol eziyetini çekmez ama gerçekte imkansız umutlarının gerçekleşmesi.

her geçen gün eziliyorum, hani bir efsane var satranç tahtasıyla ilgili; yüce bir bilgin tarafından satranç öğretilip komşularıyla savaşmaktan vazgeçirilen kralın bilgini ödüllendirmesiyle ilgili olan efsane: kralın altın, gümüş, elmas tekliflerini reddeder bilgin satranç tahtasını gösterip buğday ister. kral kızar, benim verdiklerimi nasıl reddebilirsin diyerek. bilgin, “bakın bu satranç tahtası 64 kare. birinci kareye bir buğday ikincisine 2, üçüncü kareye 4, dördüncü kareye 8 ve sonra hep böyle iki misli olacak şekilde her kareyi doldurmaya yetecek kadar buğday verin yeter” der. aslında binlerce tondur 64. kareye geldiğinde bilginin istediği buğdayın miktarı, kralın verdiği hediyelerin verilen katkat fazlası. anlatılan efsanedeki buğdayların sayısı gibi hergün giderek artıyor hissediyorum üzerimdeki ağırlığı.

herkes bir şey bekliyor. hasan, anne, baba, recep, mühendis. umutsuzluk, mutsuzluk elle tutulur kıvamda, ormandaki ağaçların dallarında, hasan’nın oynadığını hayal ettiği karların arasında gömülü. korku ise kurtların ulumalarında.

bu ağırlıktan belki günlerdir böbreklerimdeki ağrı, kan işemem, tansiyonumun çıkması, nefesimin yetmiyor olması, bir yerlerimin kanaması…

elle tutulur bir hüzün, rollerdeki kahramanların hepsi bir şeyi bekliyor; bir mektup, bir koca, bir baba, birkaç kuruş kazanabilmek için beklenen minibüs yolcuları…

ve umutların birer birer tükenmesi…

“ayranın sıcağı olmaz ki.”
10.06.2016 03:21 neden olmuyor anlamiyorum

çok temiz, özgün bir film. birçok karesi fotoğraf gibi, öyküyü bilmeden tvde denk gelerek izledim. anında içine çekti. burada öykü ile karşılaştırmalarının bence bir değeri yok.
izlenmeli.
27.10.2015 21:06 alismis ve kudurmus

bir selim güneş filmi. fotoğrafçı elinden çıktığı çok belli. bir de tanıdık oynuyordu filmde, belki ondan sevdim.
10.03.2013 13:29 ruzgarragzur

sabahattin ali’nin hikayesinden bağımsız olarak değerlendirildiğinde çok başarısız olduğunu düşündüğüm film. yönetmenin özel olarak bu hikayeyi bilen, seven insanları hedef aldığını düşünüyorum. bu yanlış bir yaklaşım denemez, adaptasyonlarda bu hep tartışılan bir unsurdur. benim kendi düşüncem bir adaptasyon filmin orjinal eserden özgür olarak da kendini taşıması gerektiği yönünde açıkçası. malesef bu film bu konuda biraz eksik kalmış. örneğin türkiye kültürü ve tarihi hakkında fikri olmayan bir insanın filmi anlayabilmesi çok zor, tabii ki nihayetinde bu yönetmenin bir tercihi.
16.12.2012 19:21 amandur

tarafımca sabahattin ali torpili ile izlenen film.
izledikten sonra sabahattin ali torpilini aşmayı başarmış, bu kez kendisi için dedirterek tekrar izlenen film. sonrasında etkisinden kurtulunamayarak tekrar izlenen film.
yönetmen selim güneş’in fotoğrafçılık tecrübesini neredeyse her kadrajda, her sahnede hisettim. görsel tekniği ile hayran bırakmıştır. senaryonun ince ince görüntüye alınması, göndermelerini ya da referanslarını öyle çok derinlere gizlemesindense yalın ve ustaca göstermesi ile hayran bırakmıştır.

hasanın çizgi romanını dereye düşürmesi ve uzaklaşan çizgi romanın ardından kayıtsızca izlemesi, çocukuluğunun elinden kayıp gitmesini ve çocukluğunun elinden gidişini kayıtsızca izlemesini temsil etmektedir. yalındır. ama filmin ustaca yaratılmış atmosferinde bu yalınlık “budur!” dedirtir.

ayrıca bir uyarlama film olarak ele alındığında da selim güneş’i takdir etmek gerek. malum, türkiye’de uyarlama film kavramının yerinde uyarlama dizi kavramı yer almakta. uyarlama dizilerin kalite anlayışları da ortada. sıfır yaratıcılık, yüksek serdarortaçsanatı kafasının hakim olduğu edebiyat uyarlamaları alanında, türkiye sinema tarihinin önemli eserleri arasında gösterilebilir.

tabi selim güneş henüz bir ömer kavur değil.
01.12.2012 18:14 negativecreep

tüm güzel görüntülerin ortasında, film bir yandan da bir öykü anlatıyor. ve bu öykü, minimalizm adı altında, bir ‘öyküsüzlüğe’ hapsetmeye başlıyor filmi. kısacık süre fazlasıyla uzun gelmeye başlıyor. yönetmen selim güneş, eğer sabahattin ali’nin öyküsünü de bir yandan anlatmayı denemiyor olsa, o zaman daha rahat kendi yolunu bulacakmış da böyle olmayınca sanki ağır bir yük altına girmiş ve çok da sağlam çıkamamış gibi bir hava var…
21.02.2012 00:37 diamant

ağzını burnunu dağıtırım o mühendisi olduğu ormanlardan daha kalas pezevengin. bir de hakkını helal et diye üsteliyor çocuğa.
01.02.2012 21:55 yorganadam

sabahattin ali’nin oykusunde anlattigi; doga karsisinda, hayat karsisinda insanin caresizligi, fukaraligini, beyaz sacli dedenin vicdaniyla hesabini cok guzel anlatmis bir uyarlama filmi.
ayrica filmdeki ana karakter hasan cok guzel bir is cikarmis kucuk yasinda. (bkz: hakan korkmaz) anasindan ayrilmak istemeyisi, tum zorluklara ragmen bakracindan ayrilmayisi, umudu, korkusu ve cocukluklariyla; -ruhu sadolsun- sabahattin ali’nin anlattigi karakteri aktariyor.
22.01.2012 00:04 tykhess

bir şey yaratmanın verdiği hazla emek harcayan insanların yaptığı herhalinden belli olan bir film. velhasıl sabahattin ali’nin ayran öyküsünü sıcacık yatağımda okurken içimin buz kestiği, günlerce hasan’ın huzursuzluğunu taşıdığım günlerin etkisinden ve bu öykünün bahsi ne zaman açılsa evde bekleyen doymak bilmeyen kardeş imgesinin midemi kemirdiğini hissetmemden belki de filme ısınamadım izlerken… pek kişisel nedenlerden ısınamamış olsam da semih kaplanoğlu’nun bu kadar prim verildiği bu ülkede, dvd raflarında çürümekten çok daha fazlasını hak eden bir film bence.

lakin, büyük hayal kırıklığım, öyküdeki tren istasyonu yerine minibüs olmasıydı. çünkü o dev makineyle birlikte geleceğe dair bir umut geleceğine inandırmıştı cumhuriyet bizleri.. oysa hasan’ın iki bardak ayranını alıp her şeyi yutan canavarlarla baş başa bırakmıştı onu.
16.12.2011 22:29 piknik tupu

bana, bozmaya kıyamadığım güzelim 999 rakamını kırıp 1000. entrymi ithaf ettiren film, nedense benim için özel, yeri ayrı…
hakkında söylenecek hem çok şey var hem de hiçbir şey yok. nereden başlasam emin değilim.
bazı filmler vardır sanat filmi olsun olmasın farketmeksizin haz verir, içinizde bir yere dokunur ve hissettirir anlatmak istediğini.
anlatmak istediğini bağırmayan, sezdiren veya hissettiren filmleri seviyorum.

o kadar minimal ki, ve bir o kadar samimi. “sanat filmi olmalıyım ben simgesel anlatmalıyım sıkıcı olmalıyım anlaşılmaz olmalıyım” diye kasım kasım kasılmayan bir sanat filmi var burda, ana rengi beyaz ama başka renkleri de ihmal etmemiş. sarısı var çünkü mavisi, kırmızısı göz kırpıyor üç dört yerde.

çok güzel bir müziği var, kendine ait bir dili, kendine ait bir ritmi, devinimi, kendine has bir anlatımı, çok güzel kareleri var filmin ve kendine ait bir rüzgarı. o yüzden “başka” bir film belki de, akımlara, -izm’lere çok fazla kafayı takmamış kendi sesini takip etmiş bir yönetmen.

çok şey anlatmak istemiyorum filme dair aslında ama sadece o at ve bisküvi arasına koyulan lokum sahnesi için bile takdir edilecek bir film olmuş, içi kan ağlasa da yüzü gülen, detaylara dikkat etse de bütünü koruyabilen ve estetik kareler yakalamak için uğraşırken akıcılığı elden bırakmamış kısaca çok güzel “olmuş” bir şey çıkmış ortaya.

gelelim diğer kısma, ne kadar bilinmediğine ne kadar duyulmadığına. elbette klasik gişe filmi sanat filmi geyiğine bulaşmak istemiyorum ama entel piçlerin yuvası sayılan bu güzide ortamda bile bu kadar az kişi izlemişse bu filmi, çok üzücü bu ya. hakkaten yazık ya yazık oldu, oluyor, olacak. keşke bir günlüğüne de olsa sözlüğe reklam filan verselermiş.

13. uluslararası eskişehir film festivali’nde gördük ki sadece kibar, anlayışlı ve alçak gönüllü tavırlarıyla göz dolduran yönetmen ‘selim güneş’ değil tüm ekip şahane insanlardan oluşuyor, böyle sempatik bir ekip zor bulunur diye düşünmekten alamıyor insan kendini.

velhasıl hakettiğinden çok daha az kişiye ulaşsa da değerinden bir şey kaybetmeyecek bir hikaye bu, geç kaldım bunu söylemekte belki ama ellerine sağlık, aldıkları tüm ödülleri fazlasıyla hakettiklerini düşünüyorum.
31.07.2011 17:57 bal i shikeste

sabahattin ali’nin ayran adlı öyküsünden selim güneş’in çektiği mircan kaya’nın nefis müziklediği güzel film. yönetmenin asıl öyküde geçen zamanı 30-40 yıl kaydırarak film için 70’li yıllara getirdiğini de ekleyelim.
15.04.2011 08:45 butcher weather report

15. uluslararası sofya film festivali’nde juri özel ödülünü aldı.
13.03.2011 11:18 winsome

senaryosunun sabahattin ali’nin ayran isimli öyküsünden esinlenilen film.
11.03.2011 21:48 paladin en vec

chicago’da gösterilecek olan ayrıca antalya film festivalinde de yarışacak olan artvin’de çekilmiş muhteşem görüntüleri ve müzikleriyle insanın içine dokunan bir film. ayrıca yarışan filmlerden önemli bir farkı yönetmenin ilk set deneyimi olmasıdır.
14.09.2010 11:58 shep

artvin’de şu anda çekilmekte olan film.
08.02.2010 21:37 batarmur