Röportaj / “Sabahattin Ali’nin İzinde Bir İlk Film” / Kültigin Kağan Akbulut / Hayal Perdesi

Türkiye sineması bir edebiyat uyarlamasına daha kavuştu. Fotoğraf sanatçısı Selim Güneş çocukluğunda okuyup etkilendiği Sabahattin Ali’nin Ayran adlı öyküsünü uzun metraj filme dönüştürdü. Artvin’in Şavşat ilçesine bağlı karlar altındaki Maden Köyü’nde hayatın yükünü omuzlarında taşıyan bir çocuğun hikâyesini anlatan Kar Beyaz, bu hafta vizyona girdi.

İFSAK’lıların özellikle İstanbul fotoğraflarıyla tanıdığı yönetmen Selim Güneş fotoğraftan gelen birikimini, Sabahattin Ali kitaplarının ruhunu nasıl koruduğunu, altı sayfalık öyküden uzun metraj senaryo geliştirme sürecini ve ilk yönetmenlik denemesinde yaşadıklarını anlattı.

Sabahattin Ali’nin öyküsünden film yapma düşüncesi ne zaman oluştu? Öyküyü okur okumaz mı aklınıza düştü? Yoksa film için bir öykü arayışında mıydınız?
İşin doğrusu öyküyü yıllar önce okumuştum, okuduğum zamanlar filme çekmek için öykü arar durumda değildim. Ama okuduğumda çok etkilenmiştim, çok iyi hatırlıyorum. Sabahattin Ali’nin öykülerindeki anlatı, görsel olarak yarattığı dünyadaki gerçeklik duygusu çok etkileyici. Sabahattin Ali’yi yine okuduğumda aynı şeyi görüyorum. Film yapmaya karar verdiğimde, nereden hareket edeyim dediğimde aklıma Ayran geldi. Kendi kişisel dünyamla da ilgili olabilir. Hâlâ tüylerim diken diken olarak okurum o öyküyü, o altı sayfa bitmeyecek gibidir. Ayran’dan hareketle, senaryoda belli noktaya geldiğimde, senaryomun beşinci versiyonunu Nesli Çölgeçen’le paylaştım. O da bu hâliyle iyi bir kısa film olur ama uzun metrajlı bir film için geliştirmen gerek, ama bundan film yapılsa ancak sen yaparsın demişti. Benim için motive edici olan buydu. Benim fotoğrafçılığımı bilen, sinemasına değer verdiğim bir isim böyle söyleyince ben de kararımı verdim.

Bu film aynı zamanda ilk senaryonuz. Daha önce senaryo denemeleriniz var mıydı? Yoksa bu filmle birlikte mi ilk kez senaryo yazdınız? 
Daha önce hiç denemem de yoktu. Bu senaryoyu yazmam öyküyü çok benimsemiş olmamla ilgili. Ama tabi senaryoyu yazarken, senaryo nasıl yazılır diye çok araştırdım. Benim amacım senarist olmak değil. Bazı yönetmenler senaryoyu yazıp filmi çekmekte ısrarcıdır. Ben başkasının senaryosunu da benimsersem çekebilirim. Fakat Ayran’ın ilk filmim olması nedeniyle, o zamanki şartlar nedeniyle senaryoyu yazmaya başlayınca devam ettim. Senaryo yazarlarına da fikir danıştım. Ama sonuçta senaryo deneyimim yoktu, ilk deneyimi Kar Beyaz’la birlikte yaşadım. Kendi çocukluğumun izleri de senaryoya, dolayısıyla filme yansıdı.

Öyküde büyük çaplı revizyonlar var. Öyküde, karakterlerde… Neden kaynaklanıyor?
Hem uzun metraj için uygun hâle getirme derdi, hem de Sabahattin Ali’nin ruhunu koruma derdi var anladığım kadarıyla. İki faktör var dediğiniz gibi… Uzun metraj çevirirken, öyküye ekleme yapma ihtiyacı hissediyorsunuz. Sabahattin Ali’nin okuyucusuyum, ama eklemeleri yaparken kendisinin onayını alma ihtimalimiz yok. Nitekim telifini almak için gittiğimizde, Filiz Ali senaryoyu okuyup onay verdi. Filiz Ali’nin babasının romanını dizi yapmak için isteyenlere izin vermediğini biliyorum. Onun dünyasına en yakın kişi olarak öykünün özüne sadık kaldığımızı gördüğünü düşünüyorum. Benim de senaryoyu geliştirirken düşündüğüm öyküde de esas olan bir çocuğun omuzlarındaki sorumluluk, bunun için verdiği çaba ve annesine karşı tutkulu bağlılığıydı. Filmde de bunlar geliştirilerek korundu.

Uzun bir fotoğrafçılık geçmişiniz var. Fotografik görüntü ile sinemasal görüntü arasında ne tür farklar ve benzerlikler buldunuz?
Fotoğrafçı olmam benim için hem avantaj, hem dezavantaj olabilirdi. Her ikisi de görüntüye dayalı sanat dalı. Ayrıştıkları nokta kritik, biri durağan görüntü, diğeri hareketli görüntü. Sinemayı sinema yapan da hareketli görüntüye dayanması. Ben de üç yıl süren çalışmalarım boyunca şöyle bir yöntem izledim kameramı kurarken: Bir, bu sahne neyi anlatıyor, çekmiş olduğum plân, sahnenin ne kadarını ilgilendiriyor ve diğer plânlarla bir araya geldiğinde nasıl bir sahne olacak? İki, bu plânda işlemiş olduğum oyunculuk ve görmek istediğim aksesuarlar neler? Bunları düşündükten sonra, kamera nerde durmalı? Hangi objektifle, hangi mesafede olmalı? Perspektif ne olmalı ve ona uygun objektif ne olmalı? Onu da belirledikten sonra kadraja karar veriyorsunuz. Orada fotoğraftan gelmenin yararı var.

Ben senaryoyu yazarken çizimler de yapmıştım. Mekânlar, mekânlar arası objeler, oyuncuların yerleri… Sette bunun çok faydasını gördüm. Kafanızdaki ile setteki örtüşmeyebiliyor ve sette de anında karar vermeniz lazım. O zaman içgüdülerinize güveneceksiniz. Bu noktada fotoğraf birikimleriniz olumlu şekilde ortaya çıkabilir.

Mekâna dair de çok iyi eleştiriler aldı film. Neden Artvin’i seçtiniz? Çocukluğunuz da orada geçmiş, bu nedenle mi? 
Burada her şeyin en iyisi nasıl olacak onu düşünmek lazım. Çocukluğum burada geçti diye karar vermemek gerek. Zaten ben Borçkalıyım, Şavşat’tan coğrafi olarak ve yaşam şekli açısından çok farklı. Ben doğru mekânları bulmak için araştırmaya giriştiğimde Zonguldak, Kastamonu ve Artvin’i aradım. Artvin’de Maden Köyü’nü gördüğümde, film için en doğru yol olacağını hissettim. Çocukluğumun geçtiği yer diye değil. Filmi izleyince neden Maden Köyü’nü seçtiğimi anlarsınız. Bu filmin duygusuyla örtüşen bir yer.

Başrolde amatör bir çocuk oyuncu var. Hakan Korkmaz’ı nasıl buldunuz? Onunla çalışmak nasıldı? 
Ben buradayken araştırmaya başladım tüm oyuncuları. Artvin’deki kuzenimden de bu yaşlardaki, bu tipteki çocukları araştırmasını istedim. Dört tane çocuğun fotoğrafını gönderdi. Hakan Korkmaz’ın fotoğrafını beğendim ama hemen bu olur diye düşünmedim. Artvin’e mekâna gidip de Hakan’ı gördüğüm de tamam dedim, aradığım oyuncum bu olmalı. Deneme çekimleri yapmadık. Ama çocuğun duruşuyla, bakışıyla, fiziğiyle role uygun olduğunu düşündüm. Sonra da deneme çekimi yapmadan, ne istediğimi anlatarak ondan istediğim sonucu alırım diye düşündüm. Nitekim şanslıydım. Fakat kurgu aşamasındayken ne kadar riske girdiğimi düşündüm. Çocuk oyuncu, benim ilk filmin ve amatör. Fiziksel olarak da zor şartlarda çalıştık. Karın içinde, elinde içini görmesek bile doldurduğumuz güğümle aşağı inip çıkıyordu. Yörenin çocuğu olduğu için fiziksel anlamda altından kalkabildi.

Filmin geri plânında da politik bir boyut var. Sabahattin Ali’nin küçük insanı anlatırken arkadaki büyük siyaseti hissettirmesi gibi. Siyasal arka plân ekleme düşüncesi nasıl oluştu? 
Ali’nin öykülerini ve duruş şeklini biliyoruz. Sıradan insanı anlattığında bile sisteme karşı düşüncesini alttan alta hissedersiniz. Ben de filmin içine tetikleyici bir siyasal faktör koymayı bu nedenle istedim. Sabahattin Ali’yi düşünerek diyemem, ama ondan etkilenerek koydum.

Sabahattin Ali’nin Türkçe edebiyatta ve Türkiye siyasetinde bir ağırlığı var. Bu ağırlık nedeniyle çekinceleriniz oldu mu?
İşin doğrusu öykünün Sabahattin Ali kaynaklı olmasının benim için avantaj mı dezavantaj mı olacağını düşünmedim. Beni etkileyen öykünün güçlü yanıydı. Başkası yazsa da çekerdim, ama tabi böyle bir öykü ancak Ali’den çıkar. Sinema yazarı Ege Görgün’ün bir tespiti oldu. Ben de buna sebep olduğum için mutlu oldum. Şunu yazmıştı kendi yazısında, Ali Bulgaristan’a kaçarken öldürüldü. Biz de Sofya’da ikincilik ödülü aldık. Bir insanın hayatına son vermek, düşüncelerini, duygularını sınırlar içinde bırakmayabiliyor. Bu filmin de Sofya’da ödül almasının böyle bir anlamı var.

Peki, Filiz Ali filmi izledi mi? Nasıl buldu? 
İlk tanıştığımızda DVD’yi götürdük. Film bitinceye kadar kendisiyle tanışmadık, telif hakları ajansı üzerinden senaryoyu göndermiştik. Film bitince kendisine DVD’yi verdik. Sadece çok güzel olmuş dedi. Bu sabah kendisi aradı, Salı günü İstanbul’a gelince birlikte sinema salonunda izleyeceğiz.

Yönetmenliği benimsediniz mi? Yeni film projesi var mı?
Kar Beyaz vizyona çıkmadan İstanbul üzerine bir çalışmaya başladık. Şu an iki genç arkadaş senaryo üzerinde çalışıyor. Kafamdaki dünyayı, olmazsa olmazlarımı tarif ettim, onlar da buradan hareketle özgün bir senaryo yazıyorlar.

İstanbul’u fotoğraflarda da çok güzel anlatıyorsunuz. Fotoğraf çalışmalarınıza benzer bir film mi olacak? 
İstanbul’la ilgili 97’den beri fotoğraftan kaynaklanan bir birikimim var. İstanbul’da hangi köşede ne var, nerede hangi duygu var biliyorum. İstanbul’u arka fon değil de karakterlerden biri hâline getirebileceğim bir çalışma istiyorum. İstanbul ne fotoğraf olarak, ne sinemasal olarak bitmeyecek bir şehir.