Röportaj / “Sinema Edebiyat İlişkisi Üzerine” / Anıl Şen, Göktuğ Arslan / Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü

Selim Güneş kimdir? Bugüne kadar yapmış olduğunuz çalışmalar hakkında bize bilgi verebilir misiniz?
Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Elektrik Mühendisliği eğitimi aldım. Sonra İstanbul Üniversitesi’nde İşletme master’ı yaptım ve mühendis olarak bir süre çalıştım, daha sonra mühendisliği bırakıp kendi reklam ajansımızda çalıştım. 1989 yılında fotoğrafla ilgilenmeye başladım. 1989’dan bu güne kadar yoğun olarak fotoğraf çektim. Dia gösterileri yaptım ve kişisel ve karma sergiler açtım. Bu gösteriler, sergiler hepsi benim için birer adımdı. İstanbul Modern ve İstanbul Fotoğraf Müzelerinde fotoğraflarım da yer aldı. İFSAK üyesiyim. İFSAK’da ve başka kurumlarda eğitmenlik yaptım. Verdiğim eğitimlerde ışık, kompozisyon ve çekim teknikleri derslerini anlattım.

1997 ve 1998 yıllarında İstanbul üzerine Yusuf Darıyerli ile ortak bir çalışmamız oldu. O çalışma “İstanbul İstanbul” isimli bir sergiyle noktalandı. 2000 ve 2006 yılları arasında İstanbul üzerine çektiğim fotoğraflarımdan İstanbul Lodoslar Kenti isimli albümüm çıktı. “İstanbul Lodoslar Kenti” Füruzan’ın “Lodoslar Kenti” şiir kitabındaki aynı adlı şiirden doğdu. Lodoslar Kenti şiirinin benim İstanbul’a bakışımı ve duygularımı çok iyi ifade ettiğini düşünüyordum. Bu yüzden Füruzan’a ulaşıp, İstanbul’la ilgili çekmiş olduğum fotoğrafları da onunla paylaşıp, Lodoslar Kenti ismini albümümde kullanmak istediğimi söyledim. O da fotoğraflarımı görüp, yapmış olduğumuz konuşma sonucunda memnuniyetle kabul etti. Albümün giriş bölümünde şiirin bir bölümünü de paylaştım.

Benim amcam sinema işletmecisiydi. Dolayısıyla çocukluğum sinema salonunda geçti. Benim çocukluk yıllarım devamlı filmlerin olduğu bir dönemdi. Bir de benim büyük abim var, sinema sevdamda. Ben ilkokuldayken o Kars’ta yatılı lisede okuyordu. O da izlemiş olduğu filmleri bize gelip anlatırdı. Günümüz gençleri için pek alışıldık bir durum olmasa bile benim yaş grubumdaki insanların yaşadığı, bildiği şeydir. Böyle bir şeyin oluşmasında iki neden vardı. Birincisi ekonomik diğeri ise zaten çok fazla film izleme olanağının olmamasıydı. Abim izlemiş olduğu bir saatlik filmi bize en az bir, bir buçuk saatte hikayeyi abartarak, karakterleri taklit ederek anlatırdı. Biz abimin gelmesini, bize izlediği filmleri anlatsın, onun hayallerini paylaşalım diye beklerdik. Bendeki sinema sevgisinin temelinde bir sinema işletmecisi amca ile böyle bir abinin kardeşi olmak vardı. Bir de hep hayal kuran bir çocuktum. Hayal kurmak da benim için sadece çocukluk döneminde kalmadı; o da hep devam etti. Hep iyi bir sinema izleyicisi oldum. Ayrıca İstanbul Film Festivali birçok kişi gibi benim için de bir mektep olmuştur.

Fotoğrafa başlamam bir tesadüfle oldu. Bir arkadaşım kursa giderken bana eşlik eder misin dedi, ben de ona eşlik ettim. Ve benim için fotoğraf başladı. Fotoğraftaki becerim ve gelişimim bir taraftan da sinemaya dönük beklentilerimi ve becerilerimi de artırdı. Hazırlamış olduğum gösterilerimde kısa film tadı vardı. Hikâyesi olan çalışmalar yapıyordum. İstanbul üzerine bir çalışmam vardı. Bu tat onda vardı. “Yolculuk” isimli bir gösterim vardı, onda da bir tren yolculuğu hikâyesini anlatmaya çalışmıştım. Yani sonuçta sinema benim için hep vardı. Pablo Neruda bir şiirinde “Her aslanın yüreğinde şair olmak yatar” der. Ben de onu bizim dünyaya uyarladığımda her fotoğrafçının gönlünde sinemacı olmak yatar derim. En azından benim için öyleydi.

Şartlar da oluşunca sinema filmi yapma noktasına geldim ve Sabahattin Ali’nin beni çok etkilemiş öykülerinden biri olan Ayran’dan hareket ederek senaryo yazmaya başladım ve bu yaklaşık üç yıl kadar sürdü. Bu süre içerisinde sadece senaryo yazmakla kalmadım, sinema filmi çekmek adına neler yapmam gerektiğine dönük olarak çokça kitap okudum, araştırmalarım oldu, çok çalıştım. İnsanlarla fikir alışverişinde bulundum ve sonuçta “Ayran” Kar Beyaz oldu. 2010 yılında çekimler bitti. Kar Beyaz festivallere gitti. İzleyicileriyle buluştu. Şimdi ise ikinci filmimiz üzerinde çalışmaya başladık.

Beni sinemayla buluşturan özgeçmişimi kısaca özetlersem: hayallerim, çocukluğum, fotoğraf ve sinema sevdam derim.

Sinema ve edebiyat arasında nasıl bir bağ olduğunu düşünüyorsunuz? 
Hem Türkiye’de hem de yurtdışında yapılan edebiyat uyarlaması filmleri düşününce sıkı bir bağ olduğunu söyleyebiliriz. Sinemacıların edebiyattan çokça etkilendiği kesin. Diğer taraftan edebiyatın da sinemadan etkilendiği görülebilir. Bazı roman, öykü veya şiirleri okuduğunuzda onların dilinde sinema yapmaya müsait bir yapının, hayal dünyasının olduğunu gözlemleyebiliriz. Sinemadan etkilenen edebiyatçı da sanki sinema filmi yapılabilecekmiş tatta eserler üretiyor olabilir. Sinemanın geçmişi edebiyata göre çok daha kısa. Bu kısa dönemde sinemacılar edebiyattan fazlasıyla beslendiler. Günümüzde halen daha uyarlamaların yapılıyor olması bunu gösteriyor. Hatta uyarlamalar birden fazla kez farklı zamanlarda ve farklı ülke yönetmenleri tarafından yapılabiliyor. Kısaca edebiyat ve sinema arasında sıkı sıkıya vazgeçilmez bir ilişki olduğunu ve karşılıklı olarak etkilendiklerini düşünüyorum.

Edebi eserlerin sinemaya uyarlanması o eserlerin edebi değerini düşürür mü ya da başka bir ifade ile soracak olursak edebi bir eserin sinemaya uyarlanması sizce o sinema eserine bir edebilik katar mı?
Kimi edebiyatçılar “Keşke edebiyat eserleri sinemaya uyarlanmasa” diye söylerler. O edebi eserin, o romanın veya o öykünün ruhunun, dilinin zarar göreceğini düşünürler herhalde. Ama ben bu fikri paylaşmıyorum. Edebiyat başka sinema ise başka bir sanat dalı. Edebiyatın dili farklı, sinemanın dili farklı. Dolayısıyla ikisinin birbirinden farklı şekillerde hareket ederek okura, izleyiciye ulaşır.

Edebi eser sinemaya bir edebilik katabilir de katmayabilir de. Bununla ilgili olarak Fahriye Abla örneğini vereyim. Fahriye Abla bir şiirden serbest uyarlanmış bir sinema filmidir. Fahriye Abla filmini izlerken, onun şiirsel bir dili yoktur, başka bir dili vardır. Kar Beyaz ise bir öyküden uyarlanmıştır. Ama Kar Beyaz’ı izleyenler ondan şiirsel bir tad almışlardır. Yani sinema eserinin edebi olması veya tam tersi bir durum olması düşünülse bile olmuyor. Aslında bu sorunun cevabı sinemanın kendi formülü ile ilgili bir şeydir. Sinemanın yapım sürecinde; iyi bir senaryonuz olsa, iyi oyunculuklarınız olsa, teknik olarak doğru ekiple çalışmış olsanız ve doğru çekimleri yapmış olsanız, post prodüksiyon aşamasında her şeyi yapmış olsanız, yani kısaca birçok şeyi doğru yapmış olsanız bile o sinema eseri perdeye yansıdığında iyi olacak anlamına gelmiyor. Onun sinema büyüsü dediğimiz garip bir tılsımı var. Onun formülünü de kimse bilmiyor. Filmin perdeye yansıdığı anda seyirci ile oluşacak o ilk ilişkiyi tahmin etmek mümkün değil. Bazen edebi eserin kendi dilinin sinemaya katmış olduğu edebi değeri hissedebilirsiniz. Ama bazen de olmayabilir. Yani bunun cevabı yüzde yüz olur ya da yüzde yüz olmaz değildir.

Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunları sizce sinema sektöründe ne gibi faaliyetlerde bulunabilir, çalışabilir?
Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu olmak sinema sektöründe çalışabilmek için bir ayrıcalık sağlayabilir mi? Sadece Türkiye’de değil tüm dünyada sinemacılar için en büyük problemlerden biri iyi senaryodur. Yani çok klişeleşmiş bir şeydir, ama ben yine bunu burada tekrarlayacağım: iyi senaryodan iyi film yapabilirsiniz, kötü de yapabilirsiniz. Ama kötü senaryodan asla iyi film yapamazsınız. Yani senaryo sinemanın olmazsa olmaz ve iyisinin olması gerektiği ilk ve önemli adımlarından biri. Türk Dili ve Edebiyatı öğrencileri, öncelikle senaryo konusunda çalışabilirler. Almış olduğunuz eğitim ve becerilerinizi ve iyi senaryonun da sinemanın olmazsa olmazı olduğunu düşünerek Türk Dili ve Edebiyatı mezunlarının sinema dünyasına katkısı olabileceğini düşünüyorum. Diyalog yazarı da çıkabilir bu eğitimi alan insanlardan. Yönetmen de olabilirler. Yönetmenlik sadece sinema okulu mezunlarının tekelinde olan bir şey değil. Yönetmenlerin geçmişine baktığımızda sinema eğitimi almış olanların sayısının azınlıkta olduğunu görürüz. Çünkü yönetmenlik biraz daha birçok şeye yukarıdan bakabilmeyi gerektiriyor. Sinema okullarının vermiş olduğu eğitimlerin mutlaka katkısı vardır. Ama yüzde yüz şart sinema okulundan geçmiş olmak değil.

Türk Dili ve Edebiyatı öğrencilerine diyeceğim sinema sektörünü hiç tereddüt etmeden tercih etmeleri. Şunları düşünmeleri gerek. Aldıkları eğitim onların birinci artıları. İkincisi bu sektör için istenen yetenekleri olabilir. Üçüncü olarak sinemayı gerçekten seviyorlar mı? Ve dört; bu sektörde iyi iş üretenlere iyi de gelir elde etme imkânı var. Hem almış olduğunuz eğitim hem beceriler hem de ekonomik olarak sinema sektöründe iş var.

Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunlarına tavsiyeleriniz nelerdir?
Bir: roman ve öykü okusunlar, iki: şiir okusunlar. Sadece Türk edebiyatını değil, dünya edebiyatını da takip etsinler.

Senarist olmak isteyenlere tavsiyelerim ise şöyle. Senaryo kitapları var. Nasıl senaryo yazılırdan ziyade (tabi bu da bir katkı sağlayabilir) filmlerin senaryolarının kitaplaştırılmış halleri var. O senaryo kitaplarından okumalarını tavsiye ederim. Okuyacakları senaryonun mutlaka filmini de izlemeleri gerekir. Senaryo böyle yazılmış ama bu şekilde filme dönüşmüş diye karşılaştırmalı olarak değerlendirmelerini tavsiye ederim. Ki senaryonun bir de şöyle bir özelliği var. Senaryo yaşayan bir şeydir. Senaryo ilk halini yaptığınızdan çekim aşamasına kadar sürekli gelişir. Hatta çekim esnasında da devam eder. Bazı yönetmenler, çekim aşamasında bile senaryoya ilaveler yapıp filmi çekebiliyorlar. Kimi yönetmenlerse doğaçlama olarak çekiyor. Dolayısıyla senaryo aşaması çekim sonuna kadar devam edebiliyor. Bunları da düşünerek, kitap okumaları, film izlemeleri ve bir de tabi her şeyden öte dünyaya karşı duyarlı olmaları, (siyasi, ekonomik, toplumsal gelişmelere bir dünya vatandaşı olarak duyarlı olmalarını) ve bir taraftan da kendi işleri gereği sinema ve edebiyata biraz daha derinlemesine ilgi göstermelerini tavsiye ederim.