Röportaj / “Yürek burkan bir masal…” / Müjgan Yıldırım / evrensel.net

“Kar Beyaz” filminin Yönetmen ve Senaristi Selim Güneş, mühendis olmasının yanı sıra uzun yıllar boyunca fotoğrafa gönül vermiş. Bu alanda, birçok sergi ve kitaba imza atmış bir sanatçı. Fotoğrafla uğraşmış ama sinema, çocukluğundan bu yana içinde büyüttüğü bir sevgiliymiş… Ta ki Kar Beyaz filmiyle bugünlere gelene kadar… Kar Beyaz filmi gerek yurt içinde gerekse yurt dışında katıldığı festivallerde epeyce ilgi odağı oldu, en son 15. Uluslararası Sofya Film Festivali’nde (SIFF) “Jüri Özel Ödülü” ne layık görüldü. Ayağının tozuyla Bulgaristan’dan İstanbul’a döndüğünde, Güneş’le, filmi üzerine konuştuk…

İlk filminizde Sabahattin Ali’nin ‘Ayran’ öyküsünü uyarladınız… Neydi bu öykünün sizdeki anlamı? 
‘Ayran’ı yıllar önce okumuştum. Duygusu beni çok etkilemişti. Aklımın bir köşesine ‘Bu hikayeden güzel film olur’ düşüncesi de düşmüştü. ‘Ayran’ için Necati Güngör ‘İnsanın yüreğini kurşun gibi delip geçen hikaye’ demişti. Ben de o derece etkilendim. Sabahattin Ali’nin çoğu eserinde gerçeklik duygusu ve görsellik okuyucularını hep etkilemiştir. Bu dramatik öykünün yarattığı etki ‘Kar Beyaz’ olarak sonuçlandı. Kar Beyaz için ‘karların beyazında yürek burkan bir masal gibi film’ diyorum. Ve sanırım öyküde de beni etkileyen şey buydu…

Eseri okurken bir çocuğun ıssız ve karlı bir yolda tek başına elinde güğümle gidiyor olmasını etkileyici bir görsellik olarak hayal etmiştim. Geniş açıda görünen karlı, zorlu bir doğa görüntüsü içinde küçük bir leke olarak hareket eden bir çocuk. Yalnızlık duygusu için müthiş bir şeydi… Hasan’ın ayran satmak için beklerken aklından geçenler ve yaptıklarını düşündüğümde ise bu öyküden şiirsel bir film olacağını hissetmiştim. O kısa öyküyü okurken ve sonra senaryolaştırırken böyle birçok şey kafamda dönüp dolaştı…

‘Ayran’ı senaryolaştırırken güçlükle karşılaştınız mı? Örtüştüğünüz ya da ayrı düştüğünüz duygular, anlar, durumlar?..
Bence edebiyat eseri olarak öyküler filme daha yakın duruyor. Bu durum işimi kolaylaştırdı. Ancak bazı ilavelere de ihtiyacım oldu. Örnek olarak söyleyebileceğim ana karakterlerden Hasan’ın babası öyküde yok. Öykü 1938’de yazılmış. Olaylar tren yolu güzergahında geçiyor. Ben öyküyü yol kenarına, Doğu Karadeniz’e ve kendi çocukluk dönemime taşıdım. Ve baba karakterini ilave ettim. Baba, filmin başında siyasi bir suçlu olarak hapse götürülür. Hasan’ın yaşadıklarına paralel olarak filmde babanın hapisteki o gününü izleriz…

Uzun soluklu bir projeydi sizinki, daha ilk başlardan bugünü işaret edebiliyor muydunuz? 
Hep iyi bir film olacağı duygusu vardı. Öyle de oldu. Şimdi de ikinci filmimin daha iyi olacağını düşünüyorum. Umarım düşündüğüm gibi olur.

Artvinli (Borçka) olmak ve bu projeyi orada hayata geçirmek nasıl bir sorumluluktu sizin açınızdan?
Filmi Artvin’de çekmemin nedeni Artvinli olmamdan çok Maden köyünün bende yarattığı etki nedeniyledir. Amacınız filminizin iyi olması. Öncelik filmde. Mekan ve yer araştırmalarını Zonguldak, Kastamonu ve Artvin’de yaptım. Maden köyü Artvin’deydi. Tercihim bu nedenle Artvin’den yana oldu. Öyle olunca da senaryodaki bazı şeyleri Artvin’i düşünerek uyarladım.

Görsellik ön planda, durağan ve az diyaloglu filminiz ister istemez Tarkovski’ye bir gönderme duygusu oluşturuyor…
Film bir çocuğun bir günlük bir hikayesi… Bu bir günlük hikayede umut var, cesaret var ve aşk var… Kar Beyaz hayallerin, anıların ve rüyaların gerçekle karıştığı masal gibi bir film… Bu duygulara seslenen filmde John Lennon’ın “Nerede yaşam varsa orada umut vardır” sözündeki ‘umut’ ise benim vurgulamaya çalıştığım şey… Böyle düşünerek yaptığım filmin yarattığı atmosfer nedeniyle de yurt dışında Tarkovski, Türkiye’de ise Nuri Bilge Ceylan sinemasına yakın bulundum. Her ikisinden de gurur duydum. Ama benim yolumun onlardan farklı olduğunu da düşünüyorum.

Filmle ne yapmak istiyorsunuz, yani fotoğrafın yetmediği ya da onun yarım kalan sözlerinin bir tamamlayıcısı mıdır?
Benim için neyi söylediğinden çok nasıl söylediğin daha önemlidir. Yani neyi nasıl söylediğin. Nasıl söyleyeceğin ise söylediğin sanat dalının kullanacağın öğeleri ve o öğelerle kendi dünyanı ifade edebilme becerilerinle ilgilidir. Ben sinemanın hep içindeydim. Kendi filmimi yapma isteğim hep vardı. Fotoğraf ve sinema benim için hep var olacak. Ama birbirlerinin yanında durarak…

Filmde 12 Eylüle de bir gönderme var, sizce 12 Eylülle hesaplaşılabildi mi?
Filmde gönderme darbelere var. Hesaplaşmanın bitmesi için darbelerin neden olduğu sonuçların ve acıların bitmesi gerekir. Sonuçlar silinmedi, acılar ise sızıya dönüştü…

Film ‘her şeye rağmen umut’ diyor, siz de filminiz kadar umutlu musunuz? 
“Nerede yaşam varsa orada umut vardır” diyen John Lennon bize hâlâ dostça göz kırpıyor. Umudum var ve hep olacak. Olmalı da…

Üç yıl öğrenci gibi sinema çalıştım

Fotoğrafçı kimliğiniz sinemacı kimliğinizden bir hayli eski… Fotoğrafçı bakışı sinema için bir avantaj mıdır?
Hem avantaj hem dezavantaj. Anlatacağın şeyleri fotoğrafça düşünürsen sinemadan uzaklaşırsın. Yani tek bir görüntü gibi düşünmemelisin. Senaryo yazmaya başlamamla birlikte yaklaşık üç yıl bir öğrenci gibi derslerime çalıştım, kitaplar okudum, araştırmalar yaptım. En çok dikkat etmem gereken şeylerden biri, görüntülerin nasıl olacağına karar vermekti. Fotografik görüntü, görsellik anlamında çok iyi olabilir, ama hareketli görüntüde anlamını yitiriyorsa bu bir dezavantajdır. Bıçak sırtı bir durum anlayacağınız. Avantajı kullanmak için çok dikkat ettim. Sahne neyi anlatıyor, kamera nerede durmalı, çekim ölçeği ne olmalı, perspektif nasıl olmalı, perspektife uygun objektif hangisi ve kadrajım nasıl olacak? Ve sonuç; bu planda istediğimi elde ettim mi? Yani bu sorulara dikkat ederek sondan başa doğru gelerek görüntülere karar verdim. Son kararı verirken fotoğraftaki birikimimin filmime katkısı olduğunu düşünüyorum. Filmi şimdi izlediğimde de öyle olduğunu görüyorum.