Düş Kırgınları: Doğanın Kucağında Kendine Teğelli Yaşamlar / Deniz Gündoğan İbrişim

Düş Kırgınları: Doğanın Kucağında Kendine Teğelli Yaşamlar ve Bir Özgürlük İhtimali Olarak Abjeksiyona Kaçış / Deniz Gündoğan İbrişim, Washington Üniversitesi, Karşılaştırmalı Edebiyat, Doktora Öğrencisi / oggito.com

Selim Güneş, 2018 imzalı ikinci uzun metraj filmi Düş Kırgınları’yla yine bir dönem-atmosfer kurgusuyla karşımızda. Ancak bu kez insanın ve elbette insandan çıkan en ilkel ve en temel duygu yoğunluğunun-aşkın-bütün karmaşıklığını tam doğanın kucağında edebiyatın dönüştürücü gücüyle aktarmaya çalışıyor.

İnsan kendini onulmaz, yaratığımsı acı çeken bir varlık bellediyse eğer, ne kalır düşten geriye? Geçmişte yaşanılan ve hem aklı hem bedeni geriye dönülemeyecek biçimde yarıp geçen travmadan eşik atlayamamak durumunda, her şeye karşın ket vurulamayan düş dost mudur düşman mıdır artık? Geçmişten gelen hezeyanlarda doğanın tam kucağında Wordsworth’yen bir ruhla ya da Tezer Özlü’ünkü gibi ruhundaki yabanıllıkla yazıya ve edebiyata sığınmak geri verir mi düşleri? Peki ya kişisel bellek saf acıya dönüşmüşse ve düşler geri gelmiyorsa, bir özgürlük ihtimali olarak, kimliğin salt yıkıma seyretmesi, korkunun güçlerine teslim olması kaçınılmaz mıdır? Bu noktada insanın mutlak bir abjeksiyona kaçması ve sonunda gelen ya da gelmeye yazan intihar meseleye bir ilmek daha atar. Burada ölümden tomurcuklanan bir özgürlük tahayyülü vardır. Dahası bu tahayyül, aşkın ve edebiyatın içinde konuşlanarak deniz sesinin, dalganın kayaya kösnüllüğünün, yaprağın hışırtısının, ağacın kadimliğinin, taşın bilgeliğinin yanında görünür olabilme çabasındaysa konu daha da ilginçleşir. Aşkın içinden yanarak geçip yıkıma ve ölüme teslim olmadaki özgürlük ve başkaldırı başka tanıklıklarla mümkün olur. Zira ayak basılan toprağın, halkasında ve gölgesinde kim bilir kaç hezeyanla kabuk bağlayan ağaç gövdesinin, kim bilir kaç yaşam umudunu dirilten ve boğan akışkan hafıza suyun tanıklığında acı acıyı, aşk aşkı çeker ve bir pervane bir diğerine göçer. En nihayetinde ikisi de bu dünyadan yitip gider. Geriye kalan ise taşın, ağacın ve suyun hafızasıdır; manzaranın nefes kesen mecnunluğu, dipteki sızı, yazındaki esrik güç ve dildeki tortudur.

Mehmet Eroğlu’nun 2005 yılında yayımlanan Düş Kırgınları adlı romanından uyarlanan aynı adlı filmi seyrederken bu düşünceler geliyor aklımıza. Düş Kırgınları’nın yönetmeni, 2010 yılında Sabahattin Ali’nin “Ayran” adlı öyküsünü de serbest uyarlayarak beyaz perdeye aktaran Selim Güneş. Kar Beyaz, kışın en çetin koşullarında bembeyaz sert örtüyü sırtına geçirerek ailesinin geçimini sağlamak amacıyla ayran satan minik Hasan’ın ölüm-yaşam çizgisindeki o müthiş mücadelesi ve Artvin’in soylu-vahşi duyumsal manzarasıyla ve müziğiyle hafızalarımıza kazınmıştı. Selim Güneş 2018 imzalı ikinci uzun metraj filmi Düş Kırgınları’yla yine bir dönem-atmosfer kurgusuyla karşımızda. Ancak bu kez insanın ve elbette insandan çıkan en ilkel ve en temel duygu yoğunluğunun-aşkın-bütün karmaşıklığını tam doğanın kucağında edebiyatın dönüştürücü gücüyle aktarmaya çalışıyor.

Filmin oyuncu kadrosu Mert Tanık, Denise Ankel, Bahar Yanılmaz, Cansı Fırıncı, Lilâ Gürmen, Buğra Koçtepe gibi isimlerden oluşuyor. Gücünü hem lirik bir görsellikten ‒gerçekte Güneş’in usta fotoğraf sanatçılığından‒ hem de yönetmenin sinema-edebiyat yakın ilişkisini incelikli referanslarla örmesinden alan film, tutunamayanların ve daimi kendine eğreti biçimde teğelli yaşamların hikayesini anlatıyor bize. 12 Eylül döneminde gördüğü ağır işkenceden sonra hem kendine hem hayata sırt çeviren Kuzey, Foça’ya yerleşir ve kendi gibi dağınık, ayakta zor durabilen otelin işletmeciliğini sürdürür. Aynı zamanda Düş Kırgınları adında bir roman yazma çabasındadır. Kuzey’in yanında üniversite yıllarından bu yana onu hiç yalnız bırakmayan yakın dostu Sami vardır. Sami, zamanında aldığı kurşun yaralarından dolayı iki bacağından sorun yaşar, koltuk değnekleriyle yaşamını sürdürür. İçinde bulunduğu durumda hayattan bütün beklentilerinden vazgeçmiş Kuzey’in yanında yaşar. Sami hem onun hem de otelin düştüğü kötü duruma çok üzülür ve otelin kar getirecek şekilde satışı için bir şeyler yapmak ister. Günün birinde tek hayali dünyayı gezmek, okyanusa kaçmak, Asya’yı, Afrika’yı görmek isteyen, gözlerinden yaşam fışkıran Alman-Türk genç bir kadının, Şafak’ın, otele gelmesi ilkin Kuzey’in ve ardından bütün otel sakinlerinin (başta Sami, Handan Hanım ve otele Şafak’ın ardından gelen ve bir yanıyla Kuzey’e vurulan Çiğdem) hayatını tamamen değiştirir. Hayata küskün Kuzey ile yüzünü dünyaya çevirmiş, bölgeye eski Rum köylerini araştırmak için gelen Şafak’ın aşkı, 78 kuşağının itiraflarının gölgesinde ve hayaletinde boy atmaya çalışır ancak atamaz. Kuzey’in ruh ikliminde şu sözler bulut olup damlalarını bırakır yeryüzüne: “Evet, devrim yapamadık. İyi âşıklar olamadık. Bizim kuşak ben diyemeyen varsa yoksa biz diyen bir kuşak… İnsanlığa hep inandık. Yeryüzüne değil gökyüzüne ait bir kuşak.” Eksik devrimci-eksik âşık damlalarında sonunda boğulmak zorunda kalan Şafak ve ardında bıraktığı büyük enkaz, filmdeki ve ana karakterdeki derin melankoliyi sadece daha da siyaha boyar. Kuzey, Şafak’la buluşmak için adım adım ölüme doğru seyreder; Foça’nın eşiz doğasında, serin sularında sözün gücü, edebiyatın sesi kalır geriye.

Güneş’in bize sunduğu incelikli sinema-edebiyat örüntüsüne geçmeden önce değindiğimiz ruh iklimini biraz daha açmakta yarar var. Zira bu ruh iklimi ilkin bir kısır döngüye ve tek yönlülüğe işaret ediyor gibi görünse de, film farklı okumaya müsait. Film boyunca Kuzey’in Şafak’a hissettikleri ve olamayışlar silsilesi tam da Kuzey’in ağzından dökülen yukarıdaki sözler nedeniyle gökyüzüne aittir ve bir hülyadan ötesine geçmez, geçemez. Geçmişin hayaleti bugündedir, yaratığımsı varlık bugündedir ve daimi olarak kendinin hem imkanlığını hem imkânsızlığını gözler önüne serer. Gerçekte Kuzey’in bu sıkışmışlığını, “kırılgan erkeklik” durumlarını abjeksiyona bilinçsiz bir kaçış olarak da okumak mümkündür. Abjeksiyon Julia Kristeva’nın kuramsallaştırdığı gibi, çocuğun başlangıçtaki gelişmemişliğinin, onu bağımlı kıldığı annelik işlevinden kendisini ayırma gereksinimidir. Gerçekte kastrasyon endişesinden önce kendini gösteren bir kayıp örneği olarak toptan yok olma tehdididir abjeksiyon. Gördüklerimizde ve duyumsadıklarımızda benlik duygumuzun sınırlarını sorgulamamıza neden olan (örneğin bir cesetle ya da korkunç açık bir yarayla yüz yüze geldiğimizde hissettiğimiz iğrenme hali ve korku) abjeksiyonda varoluş tehdit altında kalır. İlginç olan şudur ki bu tehdit ânı salgıladığı yüksek adrenalin nedeniyle belki de çok yönlü alanlara yol verir. Bu konu üzerine şunları söyler Zeynep Direk: “Abjeksiyon ilişkisi derken temel bir muğlaklığı düşündürmek istiyorum. Hem bir hürmet ve saygı, ötekine konuşma hakkı tanıma hem de bir iğrenme ve kendinden küçük görmenin bir aradalığı. Hem bir farkı yüceltme ve neredeyse kutsallaştırma hem de onu fırlatıp çöplüğe atabilecek kadar değersizleştirebilme” (Amargi Dergi, 2011). Kuzey, hem kendi farkını, başka deyişle 78 kuşağını yüceltir, hem de kendini son derece küçük görerek kendini yaşamdan silip atma arzusu taşır. Filmde hissettiğimiz böylesi bir salınım ve muğlaklık, abjeksiyondan ve belki ölümden doğabilecek bir özgürlük ihtimalini gözler önüne serer. Elbette Kuzey ve Şafak’ın açmazlarla dolu aşkı içinden bir parlayıverip bir sönen özgürlük arayışları ve tercihleri aynı değildir. Şafak, körkütük âşık olduğu adamın ve 78 kuşağın eril kodları içinde kendini ve hayallerini denizin dibine batırmak zorunda kalır. Bu anlamda aşk, ölüm, yalnızlık, kendine sürgünlük gibi soyut temaları toplumsal cinsiyet kurgularından bağımsız düşünmemek gerekir. Filmin bir diğer okuması da tam bu noktadan açılabilir. Güneş’in uyarlamadaki bize sunduğu açıklık bu anlamda gerçekten elverişli.

Filmin daha ilk karesinde İspanyol şair ve oyun yazarı Federico García Lorca’nın şu sözleri karşılar bizi: “Peki. Hoşça kal. Aşkı arıyorsun sen. Bense ölümü.” Bu sözlerle birlikte kırmızı bir fular suyun altında yavaşça salınır, suyun hafızasına karışır. Filmin finaline doğru gözümüz beyaz perde içindeki başka bir ekrana kayar ve Tarkovsky’nin Stanislav Lem’den uyarladığı Solaris’ten bir sahneyi izleriz: “Hayır, zararlı değil. Tabii ki zararlı değil. Tolstoy’u hatırlıyor musun? Tolstoy’un acısı tüm insanları sevememenin acısı mıydı?” Güneş’in insanlık hallerini ve aşkı ilkin Tarkovsky’nin ilmeğinden geçirip Lorca ve Tolstoy alıntılarıyla damıtarak seyirciye aktarması film boyunca keyifle izini süreceğimiz sinema-edebiyat dostluğu duraklarından sadece birkaçı. Pablo Neruda’nın Kaptanın Dizeleri adlı kitabından “Ölü Kadın” şiiri, Arkadaş Z. Özger’in insanı onduran, acıya saran ve umudu kuşatan sesi, Tezer Özlü’nün yaşamı ölümle ölümü de yaşamla sarmalayan, kendi var oluşunu ölüme iliştiren ayrıksı ruhu, kaosun şairi Jim Morrison’ın ölüm ve ölümlü olma bilinci ve en sonunda kahraman Kuzey’in kendi yazdığı Düş Kırgınları. Bu durakların hepsi Güneş’in senaryo yazımında ve yönetmenliğinde ilham aldıklarından ve seyirciye ulaşmasını istediklerinden. Özellikle diyaloglarda dikkatli bir edebiyat okurunun kaçırmayacağı göndermeler tek yönlü bir uyarlamanın ötesine geçerek metinlerarası bir yolculuğa çıkarır seyirciyi.

En nihayetinde bütün bu göndermeler filmin duyumsal görselliğiyle daha da güzelleşir. İlk başta değindiğimiz taşın, suyun, yaprağın, başka deyişle maddenin kendi iradesinin tanıklığında bir tutunamayanlar yolculuğudur Düş Kırgınları. Eroğlu’nun siyasi açıdan daha katmanlı ve yoğun içeriği, örneğin Kuzey ve Sami’nin devrimci gençlik yılları, acı, öfke ve isyan dolu 12 Eylül hikâyeleri ve betimlemeleri Güneş’in uyarlamasında çok daha yumuşak bir hal alır. Bu seçimi sevip sevmemek seyirciye kalır. Ancak bu haliyle, toprak yolda araba tekerleklerinin ardından uçuşan çöp torbası, denizin dibine çöken kırmızı fular, her acıyla yeniden dönen mor fırdöndü oyuncak, kayığa çiziktirilen yürek sancıları, bahçe çitlerinden yankılanan kavuşmalar ve ayrılıklar, kahveyle sütün dansı Güneş’in sinemasında artık yeri belli, incelikli ve duyumsal bir dilin ortaya çıktığının habercisidir.