“İki nitelikli Türk filmi” / Kerem Akça / haberturk.com

“İki nitelikli Türk filmi”

Bu hafta DVD’si çıkan “Bir Zamanlar Anadolu’da” ve “Kar Beyaz”, 2011’de vizyona giren iki başarılı yerli filmi bir kez daha hatırlamamızı sağlıyor. Biri artık ustalık dönemini yaşayan Nuri Bilge Ceylan’ın, diğeri ise Türkiye’nin Tarkovsky’si olmayı kafaya takan Selim Güneş’in imzasını taşıyor.

Nuri Bilge Ceylan’ın kıymetini hepimizin bilmesi lazım. Zira onun uluslararası alandaki yükselişi ve bunun devamında bütçesini arttırıp ‘fark’ yaratması üzerine oluşan süreç, beraberinde çeşitli sinemacıların da sektöre girmesini sağlıyor. Bu açıdan bakınca Selim Güneş ve Özcan Alper gibi son dönemde sivrilen isimlerin bu konuda ‘hayır!’ deme şansı yok. “Bir Zamanlar Anadolu’da” (2011) da yönetmenin Türkiye analizlerinin bir yenisini, bir tutam Tarkovsky, bir tutam Bresson, bir tutam Antonioni tadıyla sinema perdesine aktardığı işi.

Gerçek bir usta ihtişamı

Polisiye gibi başlasa da onu bozmak için ant içen ve ülkemizin mozaiği üzerinden yaptığı çıkarımlarla dikkat çeken eserin, gerçek bir ‘usta ihtişamı’ taşıdığı kesin. Bu da Ceylan’ı yedinci sanat nazarında uluslararası tanınırlığa kavuşturan ana sebep. Türk insanının aslında hiçbir şeyi beceremeyeceğini ‘bir ceset’in çevresinde ele alan ve o ‘donuk’luğu anlatan eserin, gerçek amacı yoğun bir sinema dili dokumak.

Buna istinaden Fırat Tanış, Muhammet Uzuner, Yılmaz Erdoğan ve Taner Birsel yoluyla oluşturulan binanın bütün halkalarını bir araya getiren iskelet de; soruşturma, adalet, araştırma, suç ve daha nicesine soyut bir açılım kazandırıyor. Lafın özü dünya sinemasında 2000’lerin ‘esin kaynaklığı yapan’ yönetmenleriyle ve onların filmleriyle çekişen evrensel bir ürün bu. Bunun da sonuçları çoktan alındı ve alınmaya devam edecek.

Taşra zemininde ‘Tarkovsky’ süzgeciyle fark yaratmış

Selim Güneş ise Özcan Alper ile birlikte Tarkovsky etkisinin en net hissedildiği genç sinefil yönetmenlerimizden. Karadeniz mizansenini motiflerle, soyut imgelerle, ses kurgusuyla ve aykırı açılarla saran stilize bir film üretmenin peşinde. Belki de Ceylan’ın ‘minimal’den kopmayan dünyasından böylesi bir hedef doğrultusunda ayrılırken, Karadeniz köyündeki mizansene de mistik bir yolla ulaşıyor. Bu da “Kar Beyaz”ı (2010) ‘kültürel mekan’ların Türk sinemasında alışık olduğumuz kullanımlarının çok ötesine konuşlandırıyor.

Güneş’in eseri, isminin soyutluğunu bünyesine geçirirken, ölüm, yaşam ve insan tablosu üzerinden ‘taşra zemini’ aşılayan özel bir film. Bu da filmin sessiz atmosferinin sivrildiği münferit anları saymakla bitmez hale getirmiş. Nihayetinde “Kar Beyaz”, önemli bir yönetmenin doğuşunu müjdeliyor. Hatta festival kitlesini de bu açıdan uyarmayı hedefliyor. Sözü geçen kişinin Ceylan gibi bir isim olup olmayacağını ise zaman gösterecek. Tarkovsky zemini ile Bresson zemini farklı şeyler zira…

Bu noktada esas mesele; Semih Kaplanoğlu ile Tayfun Pirselimoğlu’nun oluşturduğu 2000’lerin başında çıkan ve ekolleşmeden ustalaşan ‘ikili’nin etiketinin bu dönemde kime kısmet olacağı gerçeğini tartışmak. Elbette bu konuda derinlikli analizler yapmak mümkün. Ancak Güneş bunlardan birinin modern, özgün ve farklı adayı orası kesin!