“Kar Beyaz Ayran” / Seray Genç / Yeni Film Dergisi / Sayı 2011-23

“Küçük Hasan hiçbir şey düşünmeden ilerliyordu. Ne evde kendisinin dönmesini bekleyen iki küçük kardeşi, ne de dört saat uzaktaki nahiye merkezinde hizmetçilik yapan anası bu anda aklında değildi. Ayranını satıp satamayacağını da düşünmüyordu. Kafasında yalnız bir şey vardı: Bu yolu tekrar yürümek, geri dönmek mecburiyeti…” Sabahattin Ali (1)

Sabahattin Ali’nin başı dağ, saçları kardır. Deli rüzgarları vardır. Ovalar ona dar, şehirler ise tuzaktır. Onun meskeni dağlardır. Halk şiirini yeniden üreten Sabahattin Ali, -şarkı ve türküleriyle dillere pelesenk olan şiirleri (Benim Meskenim Dağlardır, Aldırma Gönül, Leylim Ley, Ben Gene Sana Vurgunum) halkın içinden çatışmalı durum ve karakterleriyle Anadolu öyküleri ve edebi birikiminin hayranlık uyandıracak biçimde yansıdığı Kürk Mantolu Madonna dahil romanlarıyla- edebiyatımızın en önemli yazarlarından biridir. Sabahattin Ali’nin öykü ve romanlardaki gerçekçilik edebiyatımızdaki gerçekçi anlatıların tümden gözden geçirilmesine neden olmuştur. Kimi öykülerinde Rus gerçekçiliğinin taşıdığı lirizmin Anadolu için yeniden kurulduğu söylenebilir. Onu önemli yapan sadece kalemi değil, yazdıklarına da yansıyan yaşam görüşü, yaşamının ta kendisidir. Anadolu’nun farklı şehirlerinde yaptığı öğrenci ve öğretmenlik dönemi, bursla gittiği Almanya yılları, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’la birlikte çıkardığı Marko Paşa dergisi, Türkiye’de aydın yetiştiren hapishane deneyimi bu yaşamın önemli dönüm noktalarıdır. Bu yaşamı sonlandıran olay ise bu ülkedeki gerçek failleri aydınlatılamamış, karanlık aydın cinayetlerinin belki de ilki olur.

Sabahattin Ali hapishaneden çıktıktan sonra oldukça zor günler yaşar. İşsiz kaldığı yetmezmiş gibi korku dağları nedeniyle yalnız da kalır. Yazılarını yayımlayacak yer bulamaz. Yurtdışına gitmek istediğinde pasaport dahi alamaz. Pasaport dahi alamadığı bu ülkeyi bırakıp, yurtdışında kaçmak zorunda kalırken, 1948 yılında Bulgaristan sınırında para karşılığı tutulan, Ali Ertekin adlı bir “Milli Emniyet” mensubu tarafından şaibeli bir şekilde öldürülür.

Sabahattin Ali’nin öyküleri ve Kuyucaklı Yusuf romanı daha önce sinemaya uyarlanmıştır. Şimdi de devlet eliyle Kürk Mantolu Madonna’nın bir proje filmi yapılması gündemdedir. Devlet elinin Sabahattin Ali’ye daha önceki uzanışı oldukça şüphelidir. Bu kez de bizim bu ele şüpheli yaklaşmamızda bir mahsur yoktur. Bu yazının içinde doğrudan bu konuya değinecek bir yazı kaleme alındığından bu konudaki ortak kaygımızı ifade etmekle yetinelim. Kağnı, Ses ve Gramofon Avrat öyküleri, Azap Yolu (1967, Yılmaz Duru) filmine kaynaklık ederken; Metin Erksan’ın aynı adı taşıyan televizyon filmi Hanende Melek (1973); Aydın Çeçen’in Düşman (1977); Feyzi Tuna’nın Kuyucaklı Yusuf (1985); Yusuf Kurçenli’nin Gramofon Avrat (1987), İrfan Tözüm’ün Devlerin Ölümü (1990) ve Orhan Aksoy’un Hasan Boğuldu (1990) filmleri Sabahattin Ali eserlerinden uyarlanan sinema filmleridir.(2) Yeni Dünya adlı öykülerinden oluşan kitabında yer alan Ayran öyküsünden uyarlanan Kar Beyaz filmi ise uzun yıllar sonra yeniden karşılaştığımız farklı bir Sabahattin Ali uyarlaması olmuştur. Selim Güneş’in Sabahattin Ali’yi, çocukluğu, çocukluğunu ve memleketini selamlayan filmi sinemasal olarak bir arayışın da filmi olmuştur. Bir kısa öyküden, fotoğrafçı kimliğinin etkilerini taşıyan yaklaşımı ile meramını ve hikayesini zenginleştirerek hareketli görüntüye aktarması cesur bir girişim olarak değerlendirilmelidir.

Ayran isimli öykü, kış günü “temiz ayran” diye bağırarak bir güğüm ayranı satmaya çalışan, küçük yaşına büyük sorumluluk yüklenmiş Hasan’ın öyküsüdür. 4 saat uzaklıktaki kasabada çalışan annesinden uzak, hayatı istasyonda ayran satmaktan ve küçük kardeşlerini beslemekten ibaret sayan Hasan, yaz-kış aynı yolu saatler sürse de bir ileri bir geri yapar durur. Sabahattin Ali öykülerinin insanın göğsünde bıraktığı sızı bu öyküde de hissedilir. Filmde de öyküde de bu sızının en çok hissedildiği an mühendisle Hasan’ın aralarında geçen diyalogda ortaya çıkar. Filmin öyküyle en derinden buluştuğu nokta da bu sahne olur.

Sabahattin Ali’nin Ayran öyküsünün küçük karakteri Hasan’ın babası yoktur. Babasının olmayışı açıklanmaz öyküde. Ancak annenin uzakta çalışmak zorunda oluşu, köylünün hal-hatırını sormadığı bir aile oluşu, annenin yeni bir kardeşle eve dönebilme ihtimalinin olması ve bütün bunlarla birlikte Hasan’ın omuzlarına daha fazla yük binmesi tehlikesinin belli çağrışımları vardır. Kar Beyaz filminde ise 1938′de yazılan bu öykü çok belirgin olmasa da bir darbe dönemine, 12 Eylül 1980′e kaydırılır. Baba siyasi nedenlerle bir ihbar sonucu tutuklanmıştır, bu nedenle yoktur. Aile politik nedenlerle dışlanmıştır diye de düşünülebilir. Mekan bir tren istasyonundan, köy ve kasaba arasında işleyen minibüslerin dağlık bir bölgedeki mola yerine taşınır. Filme yeni karakterler de eklenir. Tüm bunlar aynı yöreden gelen Selim Güneş’in kendinden kattıklarıdır. Kara sevdaya tutulmuş mola yerindeki çay ocağını çekip çeviren Recep, köyün gençlerini ihbar ederek Hasan’ın babasının bir düğün günü elleri kelepçelenerek jandarmalar tarafından götürülmesine neden olmuş ve pişmanlık duymaya başlamış Kadir Dede, Hasan’ın güğümü Çiko ve sulara kaptırdığı Zagor Selim Güneş’in diğer katkılarıdır.

Film sırasında öyküyü bilmeyen izleyicinin parçaları bir araya getirmek için zorlanacağı durumlarda Kadir Dede’nin anlatıcılığı izleyiciye yardımcı olur. Mola yerine Hasan gibi bir şeyler satmak için gelen yaşlı adam, Recep’in hikayesini, Hasan’ın başına gelenleri, annesinin neden uzakta olduğunu ve uzakta ne yaptığını ahbaplık ettiği köylüye anlatır. Filmde, kasabanın belediye resinin annesine bakıcılık yapan Hasan’ın annesinin, cezaevinde günlerini geçiren babasının, armut satan Kadir Dede’nin, mola yerinde bekleyen Recep’in, küçük kasabaya gelen mühendisin bir gün içinde yaptıkları ritmik geçişlerle ve paralel kurguyla anlatılırken izleyici tüm bu karakterleri bir bütünlük içinde görebileceği bağlantı noktalarını beklemeye başlar. Aslında filmdeki karakterlerin de bir bekleyiş içerisinde olduğunu söylemek mümkündür. Pastoral görüntüler ve insan yüzleri birleşirken insanoğlunun bekleyişi, umudu, yalnızlığı, merhamet hissine yakınlaşıp uzaklaşılması da birer mesele olarak ayrı ayrı fotoğrafa dönüşür.

Öyküden farklı olarak Hasan’ın kimsesizliği ve sert ve soğuk doğada kurt ulumalarıyla baş başa kalışı, annesinin, Recep’in, Kadir Dede’nin onu düşünerek, ona doğru koşması filmin kaybetmek değil yaşatmak istediği umudun somut hallerinden biridir. Bir diğeri Hasan’ın ayakta kalmak için ihtiyaç duyduğu gücün ve sevginin artık hayale dönüşen basit istekleridir. Babasıyla demir döverken yaptığı diyalog, bir kamyon arkasında anne, babası ve kardeşleriyle yaptığı yolculuk… Filmde yapılan alıntılardan biri belki bu nedenle John Lennon’un “nerede yaşam varsa orada umut vardır” sözü olur.

Sabahattin Ali’nin Ayran’ındaki gerçekçi karakterlerini, karakterlerinin psikolojilerini ve içinde bulundukları dış dünyanın tasvirini -usta fotoğrafçı, memleketinde bir ilk filme yönetmenlik yapan- Selim Güneş Kar Beyaz’da şüpheye yer bırakmaksızın Artvinlileştiriyor ve kendine has lirik bir üslup ve yorumla görselleştiriyor. Doğanın özellikle Karadeniz doğasının, son dönem Türkiye sinemasında iz bırakan, bırakmaya aday filmlerin bir parçası olarak ortaya çıkması yeni değil. Kar Beyaz’da da bu doğa var. Bu kez bir kış günü Karadeniz… Bir kış günü geri dönme mecburiyeti olan Hasan’ın sonundan ziyade bir duygunun ve yörenin, yöre insanlarının da dahil olduğu bir gündelik yaşamın ve tarihsel kesitin yansıması var filmde. Kar Beyaz filmi bir Sabahattin Ali öyküsünden uyarlanıyor ya da bir Sabahattin Ali selamı taşıyor. Yönetmenin çocukluğunu da ekleyerek geliştirdiği senaryosuna dayanan film stilize görüntüleri ve Mircan müziğiyle de dikkat çekiyor. Dikkat çekme halinin, filmde zaman zaman daha ileri giderek seyirciyi filmin hikayesinden kopma düzeyine getirdiği de söylenebilir.

Selim Güneş’in bu ilk filminde dahi hep bir yol ayrımında durduğunu bundan sonra çekeceği filmde bu ayrımdan sonra hangi yolu tercih edeceğini göreceğimizi düşünüyorum. Bu ayrımı iki eksende tanımlayabiliriz. Birincisi stilize edilmiş bir dünya, görsel dünyanın çekiciliği ya da görselliğin hikaye, tema ve sinema duygusuna baskın çıkan mükemmelliğidir. İkincisi ise insani bir hikaye ya da duygunun peşinden giderek ve bunu izleyiciye bir anlatıcı olarak aktarmaktır. Fotoğrafın filmdeki baskın yapısı bizi ister istemez Nuri Bilge Ceylan’ın ilk filmi Kasaba’ya götürüyor. Kasaba filminde de -akan, sıcak bir hikayenin yanında- deklanşöre basıldığı anda yakalanmış pek çok anın gösterisi vardı. Nuri Bilge Ceylan, fotoğraftan gelen bu birikimini usta işi bir sinemaya dönüştürdü. Selim Güneş’in özellikle anlatıcılığı da ihmal etmemesi dileğiyle… Kar Beyaz’daki Sabahattin Ali’nin etkisi ve varlığı bize bu anlamda yol gösteriyor.

Notlar:

1- Sabahattin Ali Bütün Öyküleri II, Yeni Dünya İçinde Ayran, s.37, YKY, 1997

2- Sevengül Sönmez, A’dan Z’ye Sabahattin Ali, s.429, YKY, 2009