Timeless work called ‘White as Snow’ / O zamansız eser ‘Kar Beyaz’ / Jeanne Inness

Timeless work called ‘White as Snow’ / O zamansız eser ‘Kar Beyaz’ / Jeanne Inness / Chicago

İt is October 18, 2010 in Chicago and the green leaves in the park have changed from green to red, yellow and shades of green. Soon there will be snow.

And, my favorite film from this year’s film festival is a Turkish visual, timeless work called ‘WHITE AS SNOW’. I love this film because it needs no words and even the characters’ actions are instigated not by language but by feelings, visions, and their sensing from nature what they must do next

It is about a boy who trudges down a snowy path to a way station to try to sell passersby a yogurt drink to make enough to get some bread to feed his two younger siblings. His father is in jail for political injustice and his mother has to work for a mean old rich woman and can return to their mountain home once a week.

The wolves are howling and a white horse with a red gash on his left hip is seen running widely. The boy stays at his post late, trying to earn few coins and when he starts for home, it gets dark and the wolves are looking for dinner. Will the mother or either of the two men who start up the steep path reach Hasan in time?

But the real story is in the visuals of bare trees, the snow, the mountains, the clouds, the wind and evergreen clumps. The nature is so beautiful and yet can be so treacherous.

I love these kind of films, not only because they are the purest forms of cinematography but because of my own history growing up in the country of the central USA. My fondest memories are of the green shoots in spring, planting corn with my father, riding on top of the summer hay rack to bring home the load of loose alfalfa to swing up into the loft of the big barn for the cows winter feed, and then fall harvest of everything from potatoes to squash and beets. Then came the first cleansing, light fluffy snows. But there was also the trepidation, the fears, of a wind or hail ruining the whole year’s crop, of a tornado taking every thing, and may be us too,away, of the coyotes howling in the early morning and at dusk. I still love the sound of coyotes because I suppose I knew my father had a shotgun and rifle in the basement landing and would protect me from them.So even today when I hear them talking to each other in their yipping language, ı just say, ”Did you get a big rabbit for supper?”. But the big white wolf in the Turkish film may be a meaner beast, especially if a horse has ben attacked. My horses have known since their youth how to kick and outrun a coyote, the smaller American dog cousin of wild wolves.

But it was not always so safe on the prairies of the Midwest, USA. Willa Cather tells in one of her stories in the early 20th century or may be late 19th how a bride and a groom, leaving their wedding party late at night in a horse-drawn sleigh, are attacked and killed by wolves. This is a legend we carry with us and teaches us that nature is not the paradise that modern picture-taking tourist or ecologists understand.

‘White as Snow’ can mean pure as in the saying ‘pure as the driven snow’ or white as snow can imply coldness and freezing to death as those of us who flee to the south each winter know and are called snowbirds. The birds do know.

The film ‘White as Snow’ should have been categorized by the festival not only under family drama, but also nature and Mystical. For it is the mystical two-sided part of nature that these lovely characters must contend with in their struggle to survive in the wild.

***************

Günlerden 18 Ekim 2010. Şikago’dayız. Parktaki bitki ve ağaçların rengi yeşilden kırmızıya, sarıdan yeşilin gölgelerine dönmüş. Yakında kar yağacak…

Bu yılki film festivalinde en sevdiğim film, “Kar Beyaz” adlı Türk yapımı bir film. O zamansız bir eser. Bu filmi sevmemin nedeni kelimelere ihtiyaç duymaması. Karakterlerin eylemlerini diyaloglar yerine duygular ve görüntüler ile veriyor olması. Sonraki adımları ise doğadan algıladıkları ile tetikleniyor.

Film, bir durağa doğru ağır ve zahmetli adımlarla ilerleyen, ayran satarak iki küçük kardeşini doyurmak için gayret eden bir çocuğu (Hasan) anlatıyor. Hasan’ın babası siyasi bir haksızlık nedeniyle tutuklanmış; annesi ise zengin ve yaşlı bir kadın için çalışmak zorunda olduğundan haftada ancak bir defa dağdaki evlerine gelebiliyor.

Kurtlar uluyor… Yaralı beyaz bir atın geniş kadrajda koşuşu görülüyor… Hasan geç saatlere kadar bekliyor… Ve Hasan eve dönerken, karanlık basıyor ve aç kurtlar av peşine düşüyor… Anne, Kadir Dede veya Recep. Onlardan biri dik yokuşu çıkıp zamanında Hasan’a ulaşabilecek mi?

Aslında hikâye karın, dağların, bulutların, rüzgarın ve kışın yapraklarını dökmeyen ağaçların yalın görüntüleriyle aktarılıyor. Doğa çok güzel olduğu gibi bir o kadar da tehlikeler ile dolu…

Ben bu tür filmleri seviyorum; ama sadece sinematografinin en sade biçimi oldukları için değil, ABD’nin orta bölgelerinde geçirdiğim çocukluğumdan kaynaklanıyor. O dönemden kalan en güzel hatıralarımın arasında aklıma, baharda yeşeren filizler, babamla mısır ekişimiz, yaz aylarında biçilmiş saman balyalarının üzerindeki yolculuğum, toplanan yoncaları eve götürmek, kış aylarında ineklerimizi beslemek için ahıra balyaları ve yoncaları yığışımız, sonbaharda patatesten balkabağına ve şeker pancarına kadar her şeyi toplayışımız gelir. Sonra o temiz ve hafifçe lapa lapa yağan ilk kar. Ancak hatıralarım arasında, rüzgar ve bir sağanak yağışın bütün bir yılın hasatını yok etme endişesi, şiddetli bir fırtınanın her şeyi ve hatta bizi yerle bir etme ihtimali, sabahın ilk saatlerinde ve alacakaranlıkta çakalların uluması da vardır. Ben hala daha çakalların sesini severim, muhtemelen bu rahatlığımın nedeni babamın bir tabancası ve bodruma inen bölümdeki tüfeğiyle beni onlardan kurtarabilecek olmasını bilmemdir. Hatta bugün bile, çakalların çığlık atar gibi çıkardıkları seslerini duyduğumda onlara “Yemeğe büyük bir tavşan yakaladın mı?” diye sorarım. Ancak Türk yapımı bu filmde kurtlar bir ata saldırmış ise, çok daha kötü niyetli bir canavar olabilir. Oysa benim atlarım küçüklüklerinden beri, vahşi kurtları ve küçük Amerikan köpeklerinin kuzeni olarak kabul edilen bir çakalı nasıl tepeceklerini ve onlardan nasıl kaçacaklarını bilirlerdi.

Ancak ABD’nin orta batı çayırlıkları her zaman güvenli değildir. Willa Cather, 19. yüzyılın sonlarına doğru geçen hikayelerinin birinde bir gelin ile damadın, gece düğünlerinden sonra atlı kızakta kurtlar tarafından nasıl saldırıya uğrayarak öldürüldüklerini anlatır. Bu içimizde taşıdığımız bir efsanedir ve doğanın bize fotoğraf çeken turist veya ekolojistlerin anlayacağı türden bir cennet olmadığını öğretir.

Kar Beyaz, bembeyaz anlamına geleceği gibi karın beyazı ölümün soğukluğu ve donmayı da çağrıştırmaktadır. Bunu en iyi her yıl kışın güneye kaçan ardıç kuşları bilir.

“Kar Beyaz” adlı eser festivalde sadece aile dramı kategorisi altında değil, ayrıca doğa ve mistik yapıtlar altında da sınıflandırılmalıydı; çünkü bu güzel karakterler vahşi tabiatta yaşam savaşı verirken doğanın o gizemli iki yüzü ile karşılaşmaktadırlar.