Kar Beyaz / Erman Ata Uncu

Kar Beyaz / Erman Ata Uncu / arkapencere.com (Sayı-81)

Bir hikayeyi sinemaya uyarlama isteğinin altında, birkaç sayfada olan biteni perdeye yaymaktan ziyade o anlatının özüne inebilme ihtimali olmalı muhtemelen. Sabahattin Ali’nin ‘Ayran’ adındaki öyküsünü kaynak alan “Kar Beyaz”ın çıkış noktasını da burada aramak gerekli.

Hikaye, annesi başka bir evde hizmetçi olarak çalışan ve kardeşlerine göz kulak olmak durumundaki küçük bir çocuğun ıssız bir yerdeki istasyonda kış günü ayran satma çabası üzerine… Aslında ilk bakışta “Kar Beyaz”ın da bu olay örgüsüne kattığı fazladan bir unsur yok. Çocuk kahramanının kış günü ayran satarak geçinme çabasındaki çaresizlik, filmin de özü…

Yönetmen Selim Güneş, bu olay örgüsünden 80 küsur dakikalık bir film çıkartmak için daha ziyade yan karakterlere yükleniyor. Hikayede, sadece hizmetçi olarak çalıştığını, ara sıra çocuklara bakmak için eve geldiğini bildiğimiz anne, filmde perdede en çok görünen karakterlerden biri örneğin.

Filmde ‘kış armudu satan köylünün’ hayatına da vakıfız, hikayede akıbeti konusunda bilgi verilmeyen babanın niye ortalarda olmadığını da biliyoruz. Hatta ayranın karşılığında para vermeyip çocuktan helallik isteyen adamın bile bir hikayesi var “Kar Beyaz”da.

Tüm bunların ötesinde en önemli değişiklik ise, 1938 tarihli hikayenin filmde 12 Eylül sonrasına taşınması tabii ki. Ancak kaynağa zaman atlatmak söz konusu olduğunda böyle bir değişikliğin gerekliliğinin sebeplerini görmek istiyor insan. Ya da yönetmenin bu tercihi niye yaptığını anlamayı arzu ediyor. Trenin yerine 1980’lerden kalma bir minibüs koymak, babanın yokluğunu, darbe sonrası askerlerce tutuklanmasına bağlamak ve bu olayın altını doyurmamak, hikayenin özünden sapıp onu perdeye getirmekteki ilk amaçtan uzaklaşılmasına yol açmıyor mu?

Sinemaya uyarlanınca öykünün havada asılı kalmaması için yeni bir çatı kurma, açık uçlarını biraz daha derleyip toparlama isteğine yorulabilecek bu zaman atlama girişimi amacına ulaşmadığı için sevinmeli miyiz yoksa üzülmeli miyiz, orası biraz muallakta. Zira, “Kar Beyaz”ın en başarılı olduğu yerler de tam böyle bir çabaya girişmediği zamanlarda ortaya çıkıyor. Issız bir köyde kısılıp kalmış kahramanının, çevresiyle ilişkilerini irdelediği sahnelerde… Doğrusu, karakterlerin gündelik işlerine odaklanan sahneleri birbirine bağlarken tutturduğu ritmi, “Kar Beyaz”ı uzun zamandır bildik bir formüle dayanan ‘doğa-insan’ ilişkisi temalı filmler arasında farklı bir yere koyuyor.

Selim Güneş’in, ortamda kameranın varlığını da hissettirdiği, karakterlerin yaşadıklarına uzaktan baktığı sahneler ise filmin kendine ait bir dünya kurabilmesinde en büyük etkenlerden. Özellikle annenin çocuğunu aramak için canhıraş bir şekilde çabaladığı sahne, duygusal bir yakınlığa bel bağlamayan, sadece gözetleyen yapısıyla “Kar Beyaz”da yeri geldiğinde nasıl sağlam bir atmosfer kurulduğuna örnek. Ancak ne zaman ki bir dış müdahale beliriyor, filmin meramı ‘bilge’ kahramanlarınca dillendirilmeye, söylenmeye başlıyor, “Kar Beyaz”ın dünyası da ciddi zararlar görüyor.

Bir edebiyat uyarlamasını, kaynağına göre değerlendirmek ta baştan kısıtlayıcı bir bakış açısına sebep tabii ki. Uyarlandığı Sabahattin Ali hikayesine ne kadar benzeyip benzemediğiyle, onu ne kadar yansıttığıyla değerlendirmek filme haksızlık. Ancak hikayeyi (olay örgüsündense atmosferini) yansıtmayı tercih ettiği noktalarda başarılı bir dil tutturulup ona yapılan eklemelerde tökezleyince insan yine hikayeye dönmekten kendini alıkoyamıyor. Ya da başka bir deyişle hikayeden sapılmasa ortaya çıkabilecek çok daha başarılı bir filmi aklına getirmeden edemiyor. Ses ve görüntünün gayet etkileyici bir şekilde kullanıldığı açılış sahnesi böyle bir filmi hak ediyor zira.